Sayfa: [1]
Yazdır
Gönderen Konu: Tony Blair, persona non grata? -Sinan Özdemir / Brüksel  (Okunma Sayısı 164 defa)
0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.
BEYAZRENKLER
Administrator
Jr. Member
*****

Reputation: 2505
Mesaj Sayısı: 993



« : 15 Kasım 2009, 06:34:06 »


Blair'in Irak savaşına verdiği destek, AB Başkanlığı için istenilmemesi için sıralanan gerekçelerin başında yer alıyor.
Salı, 27 Ekim 2009 20:20

Sinan Özdemir / Brüksel

İrlanda'nın Lizbon sözleşmesini referandum yolu ile kabul etmesinin ardından, AB içinde korkulan "Ekim devrimi" gerçekleşmedi. İrlanda'nın ardından Polonya Cumhurbaşkanı imzalarken Çek Cumhurbaşkanı Perşembe ve Cuma günü Brüksel'de gerçekleşecek AB zirvesinde çekincelerinin karşılanması durumunda ayın sonunda imzalayacak ve böylece tüm AB ülklerinin kabulü ile Sözleşme 2010'dan itibaren yürürlüğe girecek.

Sözleşmenin yürülüğe girmesi ile iki önemli başkanlık için de yarış başlayacak. Aslında aylar öncesinden başladı bu yarış ama ne varki gelecek günler belirleyici olacak. Başkanlıklardan biri AB Başkanlığı diğer ise Dışpolitika Yüksek Temsilciliği. Her iki görev de irili ufaklı bütün AB ülklerinin ilgisini çekiyor. Ancak ufak bir ülkenin tek başına bunu başarabilmesi zor görünüyor. Onun için ittifaklar ve kulis çalışmaları önem kazanıyor.

Aylar öncesinden zikredilen isimlerin başında ise Tony Blair geliyor. Üç dönem İngiltere Başbakanı olan ve ardından görevi Brown'a devrettikten sonra Orta Doğu dörtlüsü adına Orta Doğu'da görev yaptı. Bu sahada pek başarılı olduğu söylenemez. Gazze'de yıl başında yaşananlar karşısında eli kolu bağlı Kudüs'te bekledi. Dörtlünün kendi içinde uyumsuz olması ile izah edilebilir. Ancak o Lizbon Sözleşemsi ile oluşacak AB Başkanlığı koltuğuna talip. Ne varki herkes bu adaylığa olumlu bakmıyor. Hollanda Başbakanı Balkanende ve Lüksemburg Başbakanı Juckert ilk itiraz edenlerin başında geliyor.

Blair'in Irak savaşına verdiği destek istenilmemesi için sıralanan gerekçelerin başında yer alıyor. Ancak gerçekte bunu söyleyenler ne kadar samimi sorusunu da bu gerekçeyi öne sürenlere sorulması gereken soruların başında yer alıyor. İkinci gerekçe ise İngiltere'nin tek para birimine ve schengenin içinde yer almaması olarak gösteriliyor. Bunlar tutarlı gibi görünüyor ama Blair'in her iki dosyada da Başbakanlığı döneminde gösterdiği belirli bir çabanın olduğu herkezce bilinmekte. Blair'in karşısında yer alanlar ve onu istenmeyen adam ( persona non grata) ilan edenler belkide onun kadar Başkanı aranan koltuğa talip olmalarından kaynaklanıyor olmasın !

Belçika, Hollanda,Lüksemburg ve Avusturya'nın dışında ki devletler şimdilik beklemeyi yeğliyor. Her dört devletin de gönlünde yatan kendi ülkelerinden birinin bu göreve getirilmesi. Tabii evdeki hesabın tutuması için en karizmatik adayın saf dışı bırakılması gerekiyor. Onun için günlerdir Blair'e dönük eleştiriler durmaksızın devam ediyor ve öyle görünüyor ki yarıştan çekilmedikçe bu olumsuz kampanya devam edecek.

Bazı ülkeler güçlü ve karizmatik bir başkan isterken bazı devletler tam aksine bir beklenti içinde olduklarını Finlandya Dışişleri Bakanı Stubb'tan öğreniyoruz. Böylesi bir beklenti güçlendirilmiş bir federal yapıya karşı çıkanların da bu yarıştan olduklarını gösteriyor. Belirlenecek iki görevden birine bir bayanın getirilmesi gerektiğini de savunanlar yok değil.

Pazartesi günü Lüksemburg'ta gerçekleşen AB dışişleri bakanları zirvesinde İngiltere Dışişleri Bkanı Milliband hükümetinin Blair'i desteklediğini açıkladı ve uzun uzun savundu. Konuşmasında geleceğe bakmanın önemi üzerinde durdu. Milliband'ı ismi de AB Dışişleri Yüksek Temsilciliği görevi için geçiyor. Ancak kendisi böyle bir görevi kabul etmeyeceğini söyledi. Kabul etmemesi anlaşılıyor. Çünki Brown'dan sonra İşçi Partisi'nin başına geçmesi bekleniyor. Bu zirvede Fransa tutumunda her hangi bir değişikliğin olmadığını Kouchner'in ağzından öğrendik. Fransa, Blair'in adaylığını desteklemeye devam ediyor.

Fransa ve Almanya'nın Blair'e bakışı olumlu çünki her iki devletin gözü sembolik olan bu AB Başkanlığından çok Dışişleri Yüksek Temsilciliğinde. Her iki devlet Lizbon Sözleşmesi'nin yürülüğe girmesiyle baştan başa yeni bir AB diplomasisinin şekilleneceğini biliyor ve dünya ölçeğinde oynamak istedikleri rol ile de doğru orantılı. Kulislerde AB Başkanlığına ismi zikredilen Wolfgang Schäuble'un (bir önceki hükümette İçişleri Bakanı idi-1990'dan sonra AB için iki vitesli yapıyı öneren kişi) Almanya'da kurulan yeni hükümette bakan olarak girmesi Almanya'nın tutumunu göstermesi açısından önemli.

Toparlayacak olursak, deklemde göz önünde bulundurmamız gereken başlıca görevlere (AB Başkanı, AB Komisyonu Başkanı, Dışpolitika Yüksek Temsilcisi ) getirilecek üç kişiden ikisinin erkek birinin bayan olması gerekiyor. Bununla birlikte birinin Kuzey'den diğerinin Güney'den , üçüncü kişinin de Doğu Avrupa'dan olması gerekiyor. Siyasi olarak ikisinin sağdan birinin soldan olması isteniyor. Güneyi temsilen şuan ismi belli olan AB Komisyonu Başkanı Barroso var (sağdan ve erkek). Yani aranan biri Kuzey'den diğeri Doğu Avrupa'dan bir erkek ve bir bayan. Soldan, karizmatik ve Kuzey'den olan Blair var. Doğu Avrupa'da ise sağdan ve bir bayan olan Ursula Plasnik'in ismi geçiyor. Blair'in aday olmaması veya yerine bir sağdan adayın gösterilmesi Doğu Avrupa'da soldan bir bayanın bulunmasını gerekli kılacak ve bütün bunlar 27 üyeli AB'nin her bir üyesinin kabulü ile mümkün olacak. Denkleme bir de Almanya'nın ve Fransa'nın beklentileri eklendiğinde Doğu Avrupa'dan birinin seçilmesi bir başka bahara kala bilir. Belkide onun içindir ki Avrupa Parlamentosu'nun Başkanlığına Doğu Avrupa'dan bir isim getirildi.

Blair'i persona non grata (istenmeyen adam) olarak gösterenlerin bu denklemde yer bulmaları çok zor görünüyor. İtalya Başbakanı Berlusconi'nin bundan bir kaç hafta önce üzerinde basarak durduğu AB içinde daraltılmış, etkili ve güçlü bir çekirdek ülkeler birliğine ihtiyaç olduğu düşüncesi de göz önünde bulundurulduğunda, AB'nin oy birliği prensibinin uzun vadede bu yeni görevleri de anlamsızlaştırma tehlikesiyle karşı karşı olduğunu düşünüyoruz.

Lizbon Sözleşmesi'nin İrlanda'da kabulü ile "Ekim devrimi"nin gerçekleşmemiş olması Lizbon Sözlşemesi'nin yürürlüğe girmesi ve adayların belirlenmesi sürecinden sonra, zaman içinde Doğu Avrupa'da ve Tuna Cumhuriyetleri'nde tersinden yeni bir "halkların ilk baharı"nı tetiklemiyeceğini kim söyleyebilir ?

Kayıtlı
Sayfa: [1]
Yazdır
 
Gitmek istediğiniz yer: