Gönderen Konu: Quo vadis Europa ? (I)>Sinan Özdemir / Brüksel> Avrupa Birliği Dosyası  (Okunma sayısı 137 defa)

DERİN MİLLET

  • Jr. Member
  • **
  • İleti: 255
  • Reputation: 521

Schuman'ın tarihi önerisini okuyuşunun altmışıncı yılında AB hiç olmadığı kadar zor bir dönemeçten geçiyor.
Salı, 11 Mayıs 2010 02:50

Sinan Özdemir / Brüksel       

Tarihte dokuz Mayıs günü yaşanan iki hadise Avrupa’da çeşitli etkinliklerle anılıyor. İlki II. Dünya Savaşı’nda nazi Almanyasının yenildiği an, ikincisi Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nun habercisi sayılan önerinin dönemin Fransız Dışişleri Bakanı Schuman tarafından okunduğu  gün (1950). Birinci hadise ikincisinin gerçekleşmesinde önemli rol oynadı. Fransız-Alman yakınlaşması da bu birinci hadisenin son bulmasının ardından Monnet ve Schuman’ın öncülüğünde gerçekleşti. Schuman’ın tarihi önerisini okuyuşunun altmışıncı yılında AB hiç olmadığı kadar zor bir dönemeçten geçiyor.

2007’de AB Konseyi on iki  Avrupalı akil adamdan oluşan bir komisyonun kurulmasını ve Avrupa’nın geleceğini mercek altına alıp geleceğe dönük projeksiyonlar ortaya koymalarını istedi. Eski İspanyol Başbakanı Gonzalez’in başkanlığında çalışmlarına başlayan komisyon 8 mayıs günü AB’nin gelecek yirmi yılının yol haritasını van Rompuy’e sundu. Komisyonda yer alanların arasında Polonyalı Lech Walesa, Hollandalı mimar Rem Koolhas ve eski Letonya Devlet Başkanı Vaira Vike-Frebeirga’ta bulunuyor. “AB için 2030 Planı” olarakta isimlendire bileceğimiz rapor 17 Haziran’da Devlet ve Hükümet Başkanları zirvesinde tartışılacak. Bizde bu raporu mercek altına alıp önerilerini iki bölümden oluşacak olan bu yazı dizisinde irdelemeye çalışacağız.

Raporun altını çizdiği hususlara değinmeden önce raporun değinmediği bir noktanın altını çizmekle başlayalım. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkarken sık sık ileri sürdüğü Avrupa’nın coğrafi sınırları gerekçesini destekleyecek her hangi bir bilgi yok. Sarkozy açısında bunun iyi bir haber olmadığı kesin. Ancak akil adamlar Türkiye’nin üyeliği konusunda yine Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkanların beklentilerinin aksine Türkiye’ye verilmiş olan sözlerin tutulması gerektiğini ve müzakerelerin sürdürülmesi gerektiğini ifade ediyorlar. Türkiye’nin üyeliğini neden desteklemenin gerektiğini ise verilen sözlerin tutulması prensibinin dışında değerlendirmek gerekiyor. Gelecek yirmi yılda AB doğru adımlar atmadığı takdirde Asya’nın yörüngesine yerleşeceği uyarısında bulunan akil adamların bu uyarısı bağlamında değerlendirmek gerekiyor. Asya’nın olası yükselişine karşı Asya-Pasifikte Japonya ile ilişkilerin derinleştirilmesini öneren komisyon bu şekilde karşıt bir dengenin oluşturula bileceğini düşünüyor.

Akil adamlar globalleşmenin devam edeceği, bu durumun yeni kazananlar ve kaybedenler ortaya çıkaracağını bundan dolayı AB’nin kazananların arasında yer alması için bu günden kararlılık içinde harekete geçmesi gerektiği ve AB için 2010 tarihinin bir milat olduğu ifade ediliyor. 2010 yılı AB için daha şimdiden “annus horribilis” olarak değerlendirilebilir. Krizin özellikle avro bölgesinde ortaya çıkardığı bencil yaklaşımlar yalnızca avro’nun geleceğini tartışmaya açmakla kalmıyor AB’nin kendi geleceğini de masaya yatırılmasını zorunlu kılıyor. Avrupa Birliği birlik ruhunu hızla benlik ruhuna bırakıyor. Rapor bunun aşılması için koordinasyonun artırılması gerektiğini öneriyor. Ancak bu gün ne AB içinde ne de avro bölgesinde ciddi olarak bir koordinasyonun sağlanması mümkün değil. Komisyon dahi yaşananların dışında kalmış durumda. Koordinasyon kadar yaptırım mekanizmalarının oluşturulması da gerekiyor ancak bunun için her hangi bir  siyasi irade yok.

Avro ve Lizbon Sözleşmesi altı ayda bütün ihtişamını yitirdi. Lizbon Sözleşmesi’nin karar alma mekanizmalarını hızlandıracağı düşünülüyordu ne varki  öyle olmadı. Mikro ölçekte kurumlar arasında yaşanan koordinasyon eksikliği makro ölçekte bir koordinasyonun nekadar zor olduğunu gösteriyor. Aylardır oluşturulmayan diplomatik servis bile kurumların güç çekişmesi sebebiyle bir türlü yola koyulamıyor. Günter Verheugen’in yıllar önce ifade ettiği AB içinde varlık gösteren bürokrasi diktasını da eklemek gerekecek. Buna bir de iç siyasette yaşanan sorunlar sebebiyle AB’yi daha çok karşıt bir organizasyon olarak gören hükümetleri veya yaşanan sorunların adresi olarak gösterenlerin Avrupa halklarının bir üst kimlik olarak düşünülen Avrupa kimliğinde birleşmelerini engelliyor. AP seçimlerinde katılımın düşük olması ilginin derecesini gösteriyor. AB katılımcı demokrasiyi öne çıkarmak istiyor ama bunun için doğru iletişim araçlarını kullandığı söylenemez. Kendi içinde “kendin pişir kendin ye” anlayışı hakim olduğu sürece de bunu aşması mümkün görünmüyor.

AB açısında bir diğer sorunda yükselen milliyetçilik. En son Macaristan’ta yapılan genel seçimlerde AB karşıtı Jobbik’in kırk yedi vekil ile Macaristan parlamentosuna girmeyi başarması II. Dünya Savaşı öncesinde tüm Avrupa’da  esen havayı andırıyor. Esen milliyetçi rüzgara bir de yükselen İslamophobia eklenmeli. En son İsviçre’de oylanan minare yasağının yanı sıra müslümanların ibadethanelerine ve mezarlıklarına karşı yapılan çirkin saldırıları da örnek gösterebiliriz. Din eksenli phobia Doğu ve Batı Avrupa’da farklı dini inançları hedef alıyor. Örneğin Batı Avrupa’da müslümanlar hedef alınırken veya gösterilirken  Doğu Avrupa’da yahudiler hedef gösteriliyor. Hem yükselen milliyetçilik hem yükselen din eksenli phobia - Schuman’ın tarihi önerisini okuyuşunun altmışıncı yılında- Avrupa’nın temel esaslarını dinamitliyor.


Not: Analizimizin ikinci bölümünde demografik değişimler, bilgi, güvenlik ve savunma konularını mercek altına alacağız.

DERİN MİLLET

  • Jr. Member
  • **
  • İleti: 255
  • Reputation: 521
Quo vadis Europa ? (II)
AB'nin geleceğini Gonzalez komisyonunun önerileri ışığında analizimizin ikinci bölümünde irdelemeye devam ediyoruz.
Cuma, 14 Mayıs 2010 18:29
Sinan Özdemir / Brüksel

Schuman’ın tarihi önerisini okuyuşunan altmışıncı yılında Avrupa’nın geleceği tartışılıyor. 2007’de AB Konseyi’nin isteği üzerine eski İspanyol Başbakanı Gonzalez başkanlığında oluşturulan komisyon 8 Mayıs günü raporunu van Rompuy’e sundu. Bizde AB’nin geleceğini Gonzalez komisyonunun önerileri ışığında analizimizin ikinci bölümünde irdelemeye devam ediyoruz.

Gelcek yirmi yılın en önemli sorunlarından biri Avrupa’nın genç nufusunda görülmesi beklenen azalma. Doğumların azalacağı yaşlı nüfusun uzun yaşacağı tahmin ediliyor. Gelecek kırk yılda çalışanların emeklilere oranı 4/3 olarak gerçekleşecek. 2050 yılına kadar çalışan nüfusun 68 milyon azalması bekleniyor. Akil adamlar raporlarında yaşanacaklara sundukları çözüm AB’nin “dinamik bir göç politikası” geliştirmesi gerektiği yönünde. Avrupa’nın bu gün sınırlarında özellikle “mare nostrum”un her iki yakasında uygulanan göçmen avı düşünüldüğünde durumun bir gün değişeceğini ifade etmek gerekiyor. Akdeniz için Birlik Projesi’nin AB cephesinde ilan edilmemiş hedeflerinden biri bu. Nisan ayında Avrupa parlamentosunda - Haziran’da Barselona’da gerçekleşecek Akdeniz için Birlik zirevesi öncesinde – görüşülen ve kabul edilen Vincent Peillon’un Akdeniz raporunda (A7-9999/2010) altını çizdiği hususlardan biri de yeni göç politikası çerçevesinde Güney Akdeniz devletlerinin gelecek yıllarda önemli bir rol oynayacakları ve bu sebepten AB’nin Akdeniz Birliği projesine daha fazla sarılması idi.

Göç sorunu kadar Avrupa Birliği için önem taşıyan bir diğer meselede bilgi ve araştırma. Bu iki alanda AB’nin hızla gerilediğini ifade etmek gerekiyor. Dünyanın en iyi yüz üniversitesi sıralamasına yalnızca yirmi yedisi Avrupa’da buna karşın ABD’de 57 üniversite yer alıyor. Avrupa kökenli üniversiteler ya ikinci sırada ya da sıralamaların çok altında yer alıyorlar. Üniversiteler içinden geçtikleri zor süreci ancak iş dünyasına, Avrupa’ya ve dünyaya açılarak aşabilirler. Bilginin yanı sıra AB’nin araştırmaya harcadığı para GSYIH’sının yalnızca yüzde 1,8’ine tekabül ediyor. AB belirlediği yüzde beş oranını bir türlü yakalayamadığı gözleniyor. Özellikle AB GSYIH’sının yüzde ellisini sağlayan KOBİ’lere dönük olması gerekirken KOBİ’ler araştırma programlarının yalnızca yüzde 15’iyle yetinmek durumunda. Akil adamlar 2030’da Asya’nın bilim ve teknolojide öncü bir rol oynayacağını belirtiyor. Bilginin güç1 olarak algılandığı göz önünde tutulursa bilgi gücünün Asya’ya kayacak olması Avrupa’nın son üç yüz yıldır tekelinde bulundurduğu bilgi gücünü yitireceğini gösteriyor.

Akil adamlar 2010 yılını tarihi dönemeç olarak ifade etmişlerdi. Gelecek yirmi yıl AB için çok önemli. Avrupa Birliği dönüşümünü gerçekleştiremezse –akil adamların projesksiyonuna göre- Asya’nın nufus alanına girmesi kaçınılmaz olacaktır. Ne varki ekonomi, bilgi, araştırma, çevre ve göç politikası kadar güvenlik ve savunma konularında da AB’nin yeni bir politika gerçekleştirmesinin gerekli oldğunun altı çiziliyor. Geçen hafta Brüksel’i ardından da Madrid’i ziyaret eden Joe Biden’de bu yönde AB’nin “yeni bir güvenlik stratejisi” belirlemesi gerektiğini söylüyordu. Bu ziyarette Biden ABD’nin 11 Eylül 2001’den bu yana istediği gibi Avrupa’da yaşayanların özel kişisel bilgilerine ulaşırken Avrupa Parlamentosu’nun uygulamanın bu şekliyle sürdürülmesini veto etmesini AB’nin Amerika’nın “teröre” karşı verdiği savaşta yanında olmadığına yorumluyor ve bu sebepten “yeni bir güvenlik stratejisinin” gerektiğini ifade ediyor. AP ise tamamen karşı çıkmıyor. Sadece bilgi transferinin AB’nin kontrolünde gerçekleşmesini istiyor.

AB’den beklenen oluşturacağı yeni “stratejik konseptin” bir bütün olarak dış politikasını, ekonomisini (döviz, enerji, ulaşım...) ve savunma politikalarını içermesi. Bu gerçekleştiği takdirde ekonomik beklentiler askeri seçenekleri kendiliğinden tetikleyecektir. Bugün AB’nin ekonomik beklentileri karşılanmadığında daha pasifik yöntemlerle tepkisini ortaya koyuyor (vize vermemek, persona non grata ilan etmek, boykot...). Yükselen Asya karşısında gelecek yirmi otuz yıl içinde yerini koruyamıyacak bir AB daha agresif bir politika tercihinde buluna bilir. Aynı durum Çin içinde geçerli geleceğini garanti altına alamıyacak (pazar, hammadde...) bir Çin kendi bölgesinde saldırganlaşa bilir. (Wen Liao, Bismarck’s Lessons for Beijing, Financial Times, 16-04-2010). AB bugün 21 ülkede asker bulunduruyor. Genellikle NATO veya BM şemsiyesi altında o ülkelerde görev yapıyorlar. Toplam 27 üyeli AB’nin silah altında 1,8 milyon askeri var. ABD’den beş yüz bin asker daha fazla. Ancak AB savaş düzenine yalnızca 60 bin askerini sokabiliyor. Silah altında bulunanların yüzde 70’i merkezi koordinasyon eksikliğinden kullanamıyor. Gelecek yirmi yıl içinde NATO’dan bağımsız bir AB ordusunun kurulması için adımların hızlanacağını düşünüyoruz. Her nekadar Londra’da hafta içinde iktidar değişikliği yaşandıysa da Paris-Londra hattında gizli görüşmelerin devam ettiği bilgisi kulislerde konuşuluyor.

AB bir kaç adamın (Schuman, Monnet, Delors...) özel gayretleriyle hayat bulmuş bir proje olsa da Avrupa geleceğini masa başlarında alınacak kararlardan çok Avrupa halklarının gelecekte Avrupa’yı nerede görmek istediklerine bağlı olarak şekil alacaktır. AB’nin gelecek yirmi yılda öncelikle kendi coğrafyasında -kendi evinde- atması gereken çok önemli adımlar var. AB’nin geleceği halkların projeye dahil edilmesiyle anlam kazanabilir. Ancak Avrupa’da son on yılda yükselen Avrupa karşıtlığı geleceğini de tehdit ediyor. Avro krizi ortak bir yardım fonu oluşturulması karararıyla aşılmış görünse de Avrupa Birliği yükselen karşıtlığı ve höşgürüsüzlüğü engelleye bilecek durumda değil. Bunun engellenememesi siyasi bir proje olarak düşünülen AB için sonun başlangıcı olur.