Quo vadis Europa ? (II)
AB'nin geleceğini Gonzalez komisyonunun önerileri ışığında analizimizin ikinci bölümünde irdelemeye devam ediyoruz.
Cuma, 14 Mayıs 2010 18:29
Sinan Özdemir / Brüksel
Schuman’ın tarihi önerisini okuyuşunan altmışıncı yılında Avrupa’nın geleceği tartışılıyor. 2007’de AB Konseyi’nin isteği üzerine eski İspanyol Başbakanı Gonzalez başkanlığında oluşturulan komisyon 8 Mayıs günü raporunu van Rompuy’e sundu. Bizde AB’nin geleceğini Gonzalez komisyonunun önerileri ışığında analizimizin ikinci bölümünde irdelemeye devam ediyoruz.
Gelcek yirmi yılın en önemli sorunlarından biri Avrupa’nın genç nufusunda görülmesi beklenen azalma. Doğumların azalacağı yaşlı nüfusun uzun yaşacağı tahmin ediliyor. Gelecek kırk yılda çalışanların emeklilere oranı 4/3 olarak gerçekleşecek. 2050 yılına kadar çalışan nüfusun 68 milyon azalması bekleniyor. Akil adamlar raporlarında yaşanacaklara sundukları çözüm AB’nin “dinamik bir göç politikası” geliştirmesi gerektiği yönünde. Avrupa’nın bu gün sınırlarında özellikle “mare nostrum”un her iki yakasında uygulanan göçmen avı düşünüldüğünde durumun bir gün değişeceğini ifade etmek gerekiyor. Akdeniz için Birlik Projesi’nin AB cephesinde ilan edilmemiş hedeflerinden biri bu. Nisan ayında Avrupa parlamentosunda - Haziran’da Barselona’da gerçekleşecek Akdeniz için Birlik zirevesi öncesinde – görüşülen ve kabul edilen Vincent Peillon’un Akdeniz raporunda (A7-9999/2010) altını çizdiği hususlardan biri de yeni göç politikası çerçevesinde Güney Akdeniz devletlerinin gelecek yıllarda önemli bir rol oynayacakları ve bu sebepten AB’nin Akdeniz Birliği projesine daha fazla sarılması idi.
Göç sorunu kadar Avrupa Birliği için önem taşıyan bir diğer meselede bilgi ve araştırma. Bu iki alanda AB’nin hızla gerilediğini ifade etmek gerekiyor. Dünyanın en iyi yüz üniversitesi sıralamasına yalnızca yirmi yedisi Avrupa’da buna karşın ABD’de 57 üniversite yer alıyor. Avrupa kökenli üniversiteler ya ikinci sırada ya da sıralamaların çok altında yer alıyorlar. Üniversiteler içinden geçtikleri zor süreci ancak iş dünyasına, Avrupa’ya ve dünyaya açılarak aşabilirler. Bilginin yanı sıra AB’nin araştırmaya harcadığı para GSYIH’sının yalnızca yüzde 1,8’ine tekabül ediyor. AB belirlediği yüzde beş oranını bir türlü yakalayamadığı gözleniyor. Özellikle AB GSYIH’sının yüzde ellisini sağlayan KOBİ’lere dönük olması gerekirken KOBİ’ler araştırma programlarının yalnızca yüzde 15’iyle yetinmek durumunda. Akil adamlar 2030’da Asya’nın bilim ve teknolojide öncü bir rol oynayacağını belirtiyor. Bilginin güç1 olarak algılandığı göz önünde tutulursa bilgi gücünün Asya’ya kayacak olması Avrupa’nın son üç yüz yıldır tekelinde bulundurduğu bilgi gücünü yitireceğini gösteriyor.
Akil adamlar 2010 yılını tarihi dönemeç olarak ifade etmişlerdi. Gelecek yirmi yıl AB için çok önemli. Avrupa Birliği dönüşümünü gerçekleştiremezse –akil adamların projesksiyonuna göre- Asya’nın nufus alanına girmesi kaçınılmaz olacaktır. Ne varki ekonomi, bilgi, araştırma, çevre ve göç politikası kadar güvenlik ve savunma konularında da AB’nin yeni bir politika gerçekleştirmesinin gerekli oldğunun altı çiziliyor. Geçen hafta Brüksel’i ardından da Madrid’i ziyaret eden Joe Biden’de bu yönde AB’nin “yeni bir güvenlik stratejisi” belirlemesi gerektiğini söylüyordu. Bu ziyarette Biden ABD’nin 11 Eylül 2001’den bu yana istediği gibi Avrupa’da yaşayanların özel kişisel bilgilerine ulaşırken Avrupa Parlamentosu’nun uygulamanın bu şekliyle sürdürülmesini veto etmesini AB’nin Amerika’nın “teröre” karşı verdiği savaşta yanında olmadığına yorumluyor ve bu sebepten “yeni bir güvenlik stratejisinin” gerektiğini ifade ediyor. AP ise tamamen karşı çıkmıyor. Sadece bilgi transferinin AB’nin kontrolünde gerçekleşmesini istiyor.
AB’den beklenen oluşturacağı yeni “stratejik konseptin” bir bütün olarak dış politikasını, ekonomisini (döviz, enerji, ulaşım...) ve savunma politikalarını içermesi. Bu gerçekleştiği takdirde ekonomik beklentiler askeri seçenekleri kendiliğinden tetikleyecektir. Bugün AB’nin ekonomik beklentileri karşılanmadığında daha pasifik yöntemlerle tepkisini ortaya koyuyor (vize vermemek, persona non grata ilan etmek, boykot...). Yükselen Asya karşısında gelecek yirmi otuz yıl içinde yerini koruyamıyacak bir AB daha agresif bir politika tercihinde buluna bilir. Aynı durum Çin içinde geçerli geleceğini garanti altına alamıyacak (pazar, hammadde...) bir Çin kendi bölgesinde saldırganlaşa bilir. (Wen Liao, Bismarck’s Lessons for Beijing, Financial Times, 16-04-2010). AB bugün 21 ülkede asker bulunduruyor. Genellikle NATO veya BM şemsiyesi altında o ülkelerde görev yapıyorlar. Toplam 27 üyeli AB’nin silah altında 1,8 milyon askeri var. ABD’den beş yüz bin asker daha fazla. Ancak AB savaş düzenine yalnızca 60 bin askerini sokabiliyor. Silah altında bulunanların yüzde 70’i merkezi koordinasyon eksikliğinden kullanamıyor. Gelecek yirmi yıl içinde NATO’dan bağımsız bir AB ordusunun kurulması için adımların hızlanacağını düşünüyoruz. Her nekadar Londra’da hafta içinde iktidar değişikliği yaşandıysa da Paris-Londra hattında gizli görüşmelerin devam ettiği bilgisi kulislerde konuşuluyor.
AB bir kaç adamın (Schuman, Monnet, Delors...) özel gayretleriyle hayat bulmuş bir proje olsa da Avrupa geleceğini masa başlarında alınacak kararlardan çok Avrupa halklarının gelecekte Avrupa’yı nerede görmek istediklerine bağlı olarak şekil alacaktır. AB’nin gelecek yirmi yılda öncelikle kendi coğrafyasında -kendi evinde- atması gereken çok önemli adımlar var. AB’nin geleceği halkların projeye dahil edilmesiyle anlam kazanabilir. Ancak Avrupa’da son on yılda yükselen Avrupa karşıtlığı geleceğini de tehdit ediyor. Avro krizi ortak bir yardım fonu oluşturulması karararıyla aşılmış görünse de Avrupa Birliği yükselen karşıtlığı ve höşgürüsüzlüğü engelleye bilecek durumda değil. Bunun engellenememesi siyasi bir proje olarak düşünülen AB için sonun başlangıcı olur.