SUBUTAY TIRMAN
Yeni Üye
Reputation: 10
Mesaj Sayısı: 4
|
 |
« : 31 Ocak 2010, 14:35:24 » |
|
Yazar Dr.Milazim Krasniqi KOSOVA
Demir Perde'nin çöküşünden sonra Avrupa Birliğinin Balkanlar üzerindeki etkisi daha da belirginleşmiştir. Gelgelelim bu etki devletten devlete, ulustan ulusa farklılık göstermektedir. Siyasi ve ekonomik etki, Romanya ve Bulgaristan'ın 2007'de AB bünyesine katılmasıyla birlikte zirveye ulaşmıştır. Ancak her iki devlete de milyarlarca avro aktarılmasına rağmen, özellikle yolsuzluk ve organize suçla mücadelede buralarda Avrupa standartları yeterince yay-gınlaştırılamamıştır. Öyle ki, bu nedenle AB, 2008 yılında Bulgaristan'a ayırdığı fonların bir kısmını dondurmuştur.
Arnavutluk, Kosova, Bosna-Hersek ve diğer bazı ülkelerde AB'nin etkisi ekonomik olmaktan ziyade propaganda amaçlı ve psikolojiktir. Avrupa entegrasyonunun en ateşli savunucuları Kosova, Arnavutluk ve Makedonyalı Arnavutlar arasından çıkmaktadır. Bunun nedeni ise Arnavutların Balkan ulusları arasında en fazla baskı görmüş ulus olmalarında aranmalıdır.
Öte yandan, uyum politikalarıyla desteklenmesine karşın Makedonya ve Sırbistan'ın AB'ye karşı tutumlarında büyük bir değişme yaşanmamıştır. AB, 11 Mayıs 2008 genel seçimleri esnasında Sırbistan'a İstikrar ve İşbirliği Anlaşmasına imza atma imkânı sunmuş; ancak eski lider Slobodan Miloşeviç'in partisi Sırbistan Sosyalist Partisi'nin Boris Tadiç ile koalisyona giderek Avrupa yanlısı bir hükmet kurmuş olmasının dışında hiçbir sonuç elde edilememiştir. Bu noktada, bazı liderlerin insanlığa karşı işlenmiş suçlarından dolayı Uluslararası Eski Yugoslavya Ağır Ceza Mahkemesi (ICTY), Lahey Mahkemesi ve Sırbistan'daki bazı mahkemelerce yargılanıp cezalandırılmış olması, Sırp hükümetinin ne derece Avrupa yanlısı olduğunun en iyi göstergesidir.
Hırvatistan ise, AB'ye giriş sürecinde büyük bir ilerleme kaydetmiştir ve bir sonraki genişleme devresinde AB'ye katılmak üzeredir. Türkiye'nin üyelik sürecindeki konumuysa,başta Fransa ve Almanya olmak üzere bazı üye devletlerin Türkiye'yi AB'ye tam üyeliğe kabul etme noktasındaki tereddütleri ve itirazlarından dolayı henüz tam olarak saptanamamıştır.
1981'de üye olan Yunanistan'ın yanı sıra, Kıbrıs Rum kesimi 2004'te AB'ye üye olurken Türk kesimi entegrasyon sürecinin dışında tutulmuştur. Bahsi geçen bu iki ülkenin Balkan devletlerinden bazılarına yönelik baskı uygulama noktasında konumlarını kötüye kullandıkları olaylar mevcuttur. Yunanistan, Makedonya'ya ismi konusunda baskı yaparken Kıbrıs konusu Türkiye'ye karşı bir Truva atı gibi kullanılmaktadır. Yunanistan aynı zamanda Kosova'nın bağımsızlığına karşı sesi en çok çıkan ülkeler arasındadır. Tüm bu ayrıntılar bölgesel bir dayanışmanın olmadığının delilidir. Aslında Balkan ülkelerinin AB'ye entegrasyon süreçlerinde farklı seviyelerin ve AB'ye karşı farklı psikolojik tutumlarının var olması, Balkanlarda siyasi, ekonomik ve jeopolitik anlamda bir birliğin olmadığını kanıtlamaktadır. Ne şu anda kültürel ve dinsel anlamda bir Balkan kimliği vardır ne de geç-miste böyle bir birliktelik ve kimlik olmuştur.
Hatta akademisyen Mark Mazower'e göre, Balkan isminin kendisi yarımadaya sonradan verilmiş bir isimdir. Ona göre bu isim bir dağın ismi olup, bugünkü Balkanlar 19. yüzyılın sonuyla 20. yüzyılın başlarına kadar Rumeli yahut Avrupa Balkanları olarak biliniyordu. Mazower'e göre bu ismin menfi çağrışmılar yaparak yaygınlaşması ise 1912-1913 Balkan Savaşları sırasında olmuştur: "Balkan, zamanla coğrafi bir kavramdan çok daha fazlasını ifade etmeye başlamıştır. Kavram bizatihi, geçmişteki kullanımlardan farklı olarak, başka yerde bulunması zor şiddet, çöl ve ilkellikle alakalı güçlü çağrışımlar içermektedir."
Peki, bölgeye verilen bu yeni isim niçin böylesine olumsuz bir mana taşımaktadır? 19. yüzyılın sonuyla 20. yüzyılın başında (Karadağ, Sırbistan, Bulgaristan ve Yunanistan gibi) güneydeki Slav ve Ortodoks devletlerinin genişlemesi, Çarlık Rusya'sının desteklediği kanlı komplolar yoluyla sağlanmıştır. Osmanlı Devleti'ne karşı 1912'de Arnavutların yoğun olarak yaşadığı topraklarda gerçekleştirilen sinsi saldırının temelleri, Sırbistan, Yunanistan ve Karadağ arasında imzalanan ve sadece Osmanlı'nın yenilmesini değil Arnavutluk topraklarının da paylaşılmasını sağlayan pek çok anlaşma, protokol ve "özel ila-ve"lerde yatmaktadır. Komplonun tam anlamıyla harekete geçirildiği gün olan 18 Ekim 1912 ile aynı günde savaşın ilan edilmesi tesadüfi değildir.
Korkunç zulümler eşliğinde, bu ülkelerin yeni kimliği olarak Balkan kimliği, olabilecek en olumsuz isimlendirmeyi almıştır. Bunlara tanık olan New York Times muhabiri Pickthal şöyle söylemektedir: "Hristiyan istavrozu altında Sırplar tarafından Kosova'da işlenen vahşet, tüm olası kan emici içgüdüleri aşmıştır." Yine, Üsküp'te bulunan bir Avusturya-Macaris-tan şansölyesi 22 Ekim 1912'de Priştina'ya girdiklerinde Sırp askeri güçlerinin 5000 Arnavut'u katlettiğini rapor etmiştir.
Slav-Ortodoks devletlerin, bölgenin İslam'dan arındırılması yönündeki amaç ve politikaları göz önüne alındığında Müslüman Arnavutlar ve Bosnalıların 1912'deki bu Slav-Ortodoks dalgasından kurtulmuş olmaları şaşırtıcıdır. I. Dünya Savaşı sonrasında Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı'ndaki ulusal azınlıkların korunmasına yönelik Sen-Jermen Anlaşması 1912'de Sırp devletindeki azınlıkları, yani Arnavutlar ile Türkleri dışlamış ve böylelikle bir İslam'dan arındırma projesini yeniden var etmiştir. Balkan savaşları esnasında Karadağlılar ve Bulgarların, sonrasında bilhassa I. Dünya Savaşı'ndan sonra Arnavutların soyunu kurutma projesiyle devam eden Sırpların yaptığı barbarlıklar, bu iki ulus arasına derin bir nefret sokmuştur. Bu nedenle, bugün özellikle Kosova'daki Arnavutlarla Sırplar arasındaki mevcut yanlış anlamalar, büyük şiddet potansiyeli haiz bu tarihi köklerden etkilenmektedir.
Arnavut topraklarının 1912'de vahşice işgal edilmesinden sonra 1938, 1945, 1953 ve 1989'da gerçekdışı bir düşmanlıkta zirveye ulaşarak, Arnavutların fiziksel olarak yok edilmesini hedeflemiş olan pek çok proje açığa çıkartılmıştır. 28 Haziran 1989'da Gazimestan'da Kosova Savaşı'nın 600. yıldönümünde, Slobodan Miloşeviç, 600 yıl sonra (Kosova Savaşı, 1389) hâlâ savaşta olduklarını ve olmaya devam edeceklerini; bu savaşta her zaman gerçek silahlar kullanılmasa da silah kullanma seçeneğinin hep ihtimal dâhilinde olduğunu söylemişti.
İşbu sebeple, Balkan kimliğinin oluşumunda bizim çıkış noktamız şayet geçmişte yaşananlar olacaksa o zaman, aynı AB yapılanması içerisinde yer alma yönünde bir anlaşma ya da bir ilerleme yoktur. Tarih Türklerle Yunanlılar, Hırvatlarla Sırplar, Bosnalılarla Sırplar ya da Bulgarlarla Yunanlılar arasında olduğu gibi diğer uluslar arasında da bir iş birliğini teşvik etmemektedir. Bu, tarihin Balkan kimliği için ortak bir zemin ve Avrupa entegrasyon süreci noktasında da ortak çıkarlar sağlamıyor olmasının sebebidir. Basitçe söylemek gerekirse, Balkan kelimesini olumsuz bir anlama bürüyen tarih her şeyi sarsmaktadır.
Mevcut kültürel değerler, bütüncül bir Balkan kimliğini etkileyecek ortak bir temel üretmemiştir. Balkan halklarının tek ortak kültürel değeri, yüzyıllar boyu süren Bizans ve Osmanlı imparatorlukları dönemlerinde ortak ve paylaşımlı bir geçmişin yarattığı eklektik değerlerdir. Çünkü küçük uluslar kendi kültürel modellerini geliştirememiş, bunun yerine diğer modelleri kendi kültürel ve toplumsal ihtiyaçlarına göre şekillendirip almışlardır.
Öte yandan, dinle ilgili farklılıklar bazı ulusların, özellikle de Türkler, Boşnaklar ve Arnavutlar gibi İslam'ı benimsemiş olanların farklılaşmasında önemli rol oynamıştır. Ortodoks ortamda, bağımsız ulusal kiliseler, ortak Bizans temellerinden ayrılıp bölgede kendi ulusal politikalarını geliştirmeye başlamışlardır. Bu nedenle bölgedeki Balkan uluslarının dini açıdan ortak bir kimliği olduğu söylenemez; bilakis birbirine düşman dinsel kimlikleri vardır. Sırp ve Makedonya kiliseleri ile Sırp ve Karadağ kiliseleri arasındaki anlaşmazlıklar bu duruma örnek gösterilebilir.
Sırbistan; Boşnakları ve Arnavutları "İslami tehdit" gibi göstererek uluslararası arenada İslamofobiyi kamçılama yönünde muazzam bir çaba sarf etmektedir.Tarih, kültür ve din konusunda hiçbir ortak zemini veya temeli olmayan böylesine karmaşık bir Balkan kimliğine AB'nin ne dereceye kadar etkisi olabilir? AB, entegrasyon sürecindeki pratik nedenlerden dolayı şu anda jeopolitik bir varlık olarak "Batı Balkanlar"a odaklanmıştır (Balkanların doğu kesimi, yani -Türkiye hariç- Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya zaten AB bünyesi içerisindedir.).
Entegrasyon sürecinin daha etkili hâle getirilmesi için AB'nin meşhur CARDS (İstikrar ve İşbirliği Anlaşması) programı iki şeye yoğunlaşmalıdır: Yardım alan devletlerin ilişkileri ve bölgesel iş birliğinin teşviki. Sırpların Bosna-Hersek ve Kosova'da yürüttüğü etnik temizliğin sonuçlarından dolayı bu program daha çok geri döndürme sürecine dâhil olmuştur. İlerleyen yıllarda yukarıda bahsedilen iki noktaya ve dolayısıyla entegrasyon süreçleri açısından devletler arasındaki farklılıkların giderilmesi üzerine yoğunlaşılması gerekmektedir.
AB politikaları Balkan devletlerindeki yönetimi şartlı ortaklık yoluyla değiştirmeye yöneliktir. AB'nin Balkan toplumlarına yönelik politikasıysa henüz netleşmemiştir. Balkan örneğinde olduğu gibi, yolsuzluk yapan hükümet daireleri eliyle yürütülen projelere fon sağlanmış, bu nedenle de yapılan yardımların etkinliği azalmıştır.
AB makamları, her şeyden önce, yeni Avrupa ve Balkan kimlikleri konusunda ortak bir temel oluşturacak üniversite programlarının düzenlenmesini teşvik için devlet üniversitelerindeki projelere doğrudan fon sağlamalıdır. Ön yargı ve düşmanlıkların geçmişte kalması, ancak ulusların kaderlerinin birbirine bağımlı olduğunun iyice anlaşılması ve kabul edilmesiyle mümkündür. İkinci olarak, AB ve bünyesindeki yapılanmalar -öncelikle Avrupa Komisyonu-, Balkan devletleri hükümetlerini (büyük ölçüde gerçeklere dayanmayan) tarih kitaplarını gözden geçirmeye ve yeniden yazmaya teşvik etmelidir.
Üçüncü olarak, bir kısım medyanın suçtan arındırılması ve profesyonel standartları arttırarak etiğin geliştirilmesi, kamuoyunun bir diğerine -dışlayıcı- bakışını değiştirmesine katkıda bulunacaktır. Ancak gerçekçi olmak gerekirse, bazı AB üyesi devletlerin politikaları bu kadar güçlüyken Brüksel üzerindeki etkiyi arttırmak kolay değildir. Türkiye örneğinde gördüğümüz üzere, Fransa ve Almanya bu tür düzenlemelere engel olma noktasında çok büyük etkiye sahiptir.
Şu an itibarıyla Balkanlarda barış, bir tarafta Kosova'daki güçlü NATO varlığı, diğer tarafta ise AB'ye katılım taktikleriyle muhafaza edilmektedir. Bu iki aktör olmasaydı Arnavut-Sırp çatışması tekrarlanıp duracak ve Sırp saldırganlığının olası kurbanları olan Boşnaklar ve Karadağlılar gibi, diğer uluslara da sıçrayacaktı. Durum değişmediği sürece, 1912'de Amerikalı muhabir Pickthal'ın tanık olduğu üzere "Hristiyan istavrozu" gölgesinde bazı Balkan uluslarınca işlenen vahşetten dolayı, ismi tarih boyunca menfi anlamlar taşıyan bu istikrarsız bölgede AB'nin zaferinden söz edemeyiz. Böylesi bir tarih unutulmamalıdır. Bu sebeple geçmişin acı yükü olmadan, AB'ye tam anlamıyla entegre olmuş bir biçimde yeni bir isimle bu bölgeyi yeniden yapılandırmak daha uygun ve adil olandır. Tarih bu görevi bizzat AB'ye vermiştir ve ne yazık ki bu, iyi yapılmış bir iş olmaktan hâlâ çok uzaktır!
|