<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title></title>
	<atom:link href="http://www.beyazrenkler.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.beyazrenkler.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Fri, 15 Jul 2011 11:24:45 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=abc</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Herşey Vatan İçin  &#124; ÖNCE VATAN &#124; Bizi Kim Şehit Etti?.. &#124; 13 eve değil Türkiye&#8217;ye ateş düştü!</title>
		<link>http://www.beyazrenkler.com/2011/07/15/hersey-vatan-icin-once-vatan-bizi-kim-sehit-etti-13-eve-degil-turkiyeye-ates-dustu/</link>
		<comments>http://www.beyazrenkler.com/2011/07/15/hersey-vatan-icin-once-vatan-bizi-kim-sehit-etti-13-eve-degil-turkiyeye-ates-dustu/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 15 Jul 2011 11:24:45 +0000</pubDate>
		<dc:creator>BEYAZRENKLER</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.beyazrenkler.com/?p=158</guid>
		<description><![CDATA[http://i.radikal.com.tr/644&#215;385/2011/07/15/fft5_mf765850.Jpeg
Diyarbakır Silvan&#8217;da çıkan çatışmada hayatını kaybeden askerlerin kimlikleri belli oldu. Acı haberi alan aileler ise kahroldu. Diyarbakır&#8217;da şehit askerler için askeri tören düzenlendi
13 eve değil Türkiye&#8217;ye ateş düştü!
Diyarbakır&#8217;daki törende duygusal anlar yaşandı
ANKARA –  14 Temmuz günü PKK ile çıkan çatışmada şehit olan ve hastanelerde yaralı olarak tedavi altına alınan personelin isimleri belli oldu. Genelkurmay [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>http://i.radikal.com.tr/644&#215;385/2011/07/15/fft5_mf765850.Jpeg</p>
<p>Diyarbakır Silvan&#8217;da çıkan çatışmada hayatını kaybeden askerlerin kimlikleri belli oldu. Acı haberi alan aileler ise kahroldu. Diyarbakır&#8217;da şehit askerler için askeri tören düzenlendi<br />
13 eve değil Türkiye&#8217;ye ateş düştü!</p>
<p>Diyarbakır&#8217;daki törende duygusal anlar yaşandı</p>
<p>ANKARA –  14 Temmuz günü PKK ile çıkan çatışmada şehit olan ve hastanelerde yaralı olarak tedavi altına alınan personelin isimleri belli oldu. Genelkurmay Başkanlığı tarafından açıklanan listeye göre Şehit personelin isimleri şöyle:</p>
<p>1.Uzm.J.I.Kad.Çvş. Gökhan Yıldırım (2006-709) (Adana/Ceyhan)<br />
2.J.Uzm.Çvş. Mustafa Güney (2009-309) (Adana/Yüreğir)<br />
3.J.Uzm.Onb. Fahrettin Aksu (2009-586) (Hatay/Kırıkhan)<br />
4.J.Komd.Çvş. Mehmet Kaz (Gaziantep/Nizip)<br />
5.J.Komd.Çvş. Emrah Eker (Giresun/Dereli)<br />
6.J.Komd.Çvş. Necmettin Torun (Samsun/Alaçam)<br />
7.J.Komd.Çvş. Ufuk Başarı (Konya)<br />
8.J.Komd.Çvş. Noyan Aydın (Zonguldak/Ereğli)<br />
9.J.Komd.Onb. Aykut Delimehmetoğlu (Bursa /İnegöl)<br />
10.J.Komd.Er. Barış Çiçekdağı (Gaziantep)<br />
11.J.Komd.Er. Vefa Çelik (Ağrı)<br />
12.J.Komd Er. Ethem Okkay (Şanlıurfa/Payamlı)<br />
13.J.Komd.Er. Gökhan Kaplan (Tekirdağ/Şarköy)</p>
<p>Saldırıda yaralanan ve GATA ile Diyarbakır Asker Hastanesi&#8217;nde tedavi altında olan askerlerin isimleri ise şöyle:</p>
<p>Jandarma Uzman Onbaşı Regaip Özdemir (Trabzon/Araklı/İstanbul)(Ağır yaralı GATA)<br />
Jandarma Uzman Onbaşı Erdem Yıldız (Kars/Arpaçay) (Ağır yaralı GATA)<br />
Jandarma Uzman Çavuş Abdulvahap Turan (Adıyaman)<br />
Jandarma Uzman Çavuş Ahmet Önder (Afyon)<br />
Jandarma Uzman Onbaşı Aşkın Özel (Karaman/Burdur)<br />
Jandarma Komando Er Ahmet Eroğlu (Tokat/İstanbul)<br />
Jandarma Komando Er Faruk Kılıç (Şanlıurfa)</p>
<p>EŞİ HAMİLEYDİ<br />
Pusuda şehit olan 13 askerden, 25 yaşındaki Uzman Çavuş Mustafa Güney&#8217;in Adana Yüreğir ilçesi Çelemli beldesindeki evinde yas var.  Babası uzun süre önce vefat eden, 8 kardeşten biri olan Şehit Uzman Çavuş&#8217;un bir yıllık evli ve eşinin hamile olduğu öğrenildi.</p>
<p>6 AYLIK KIZI VARDI<br />
Şehit olan olan Erzincanlı Uzman Jandarma Çavuş Fahrettin Aksu’nun (26) ailesi haberi akşam saatlerinde aldı. Annesi fenalaşarak ambulansla hastaneye kaldırıldı. Aksu’nun 3 yıldır Diyarbakır’da görev yaptığı, bir buçuk yıl önce Hacer Aksu ile evlendiği ve Damla isminde 6 aylık bir kız çocuğu olduğu bildirildi. 4’ü kız toplam 10 kardeşin en küçüğü olan şehit Fahrettin Aksu’nun 2 yıl öncede babasını kaybettiği öğrenildi.</p>
<p>ŞEHİT Mİ OLDU? NÖBETE GİTTİ<br />
24 yaşındaki Er Ufuk Başarı&#8217;nın baba ocağı Konya&#8217;nın Doğanhisar İlçesi&#8217;ne bağlı Başköy Beldesi&#8217;ne ateş düştü.  Tek oğlunun şehit olduğunu duyan baba İsa Başarı ve eşi sinir krizi geçirdi.  Televizyonlarda şehit haberini görünce ailece bir araya geldiklerini anlatan amca Mevlüt Başarı, yeğenine ulaşmaya çalıştıklarını ancak kendilerine acı haberin evlerine gelen komutanla iletildiğini kaydetti.  Telefonla ulaşmaya çalıştıklarında askerlerin kendilerine acı haberi veremediğini dile getiren Başarı, &#8221;Askerler, oğlumuzla telefonla görüşmek istediğimizde sürekli &#8216;nöbete gitti&#8217;, &#8216;yemeğe çıktı&#8217; gibi ifadeler kullanarak acı haberi bizden gizlemeye çalışıyorlardı. Ancak eve komutan geldiğinde her şeyi anladık. Vatan sağolsun&#8221; dedi.</p>
<p>BİRLİĞE GELELİ 2 AY OLMUŞTU<br />
Diyarbakır&#8217;ın Silvan İlçesi kırsalında pusu kuran PKK&#8217;lı teröristlerce düzenlenen saldırıda şehit olan Er Aykut Delimehmetoğlu&#8217;nun Bursa İnegöl&#8217;deki baba ocağı ateş düştü.  İnegöl Jandarma Bölük Komutanlığı&#8217;ndan bir heyet, beraberinde sağlık ekipleri ile birlikte Er Aykut Delimehmetoğlu&#8217;nun İnegöl Süleymani Mahallesi&#8217;nde oturan aileye acı haberi verdi.</p>
<p>5 aylık asker olan Delimehmetoğlu&#8217;nun 2 ay önce dağıtımının Diyarbakır&#8217;daki pusuya düşürülen birliğe çıktığı belirtildi. Baba Beytullah Delimehmetoğlu ve ailesi çocuklarının şehit haberiyle yıkıldı. Acı haberi duyan yakınları şehit evine taziye ziyaretinde bulundu.</p>
<p>35 GÜN SONRA TERHİS<br />
Jandarma Komando Çavuş Mehmet Kaz&#8217;ın (21), şehit haberini alan yakınları sinir krizi geçirdi.</p>
<p>Şehidin ailesinin İstanbul&#8217;da oturduğu, haberi alan annesi İslim Kaz&#8217;ın Nizip ilçesine geldiği, Hollanda&#8217;da bulunan tır şoförlüğü yapan babası Doğan<br />
Kaz&#8217;ın da oğlunun şehit olduğu haberini aldıktan sonra Türkiye&#8217;ye gelmek için uçakla yola çıktığı öğrenildi.</p>
<p>Jandarma Komando Çavuş Mehmet Kaz&#8217;ın terhisine 35 gün kala şehit olduğu, 3 kız kardeşi bulunduğu ve bekar olduğu belirtildi.</p>
<p>15 GÜN SONRA EDİRNE&#8217;YE GİDECEKTİ<br />
Uzman çavuş Gökhan Yıldırım&#8217;ın (25), şehit haberi Adana&#8217;daki baba evine sabah saatlerinde verildi.  Şehit uzman çavuşun evine Türk bayrağı asılırken, Yüreğir Belediyesi tarafından evin önüne taziye çadırı kuruldu. Baba Yıldırım, oğlunun 5 yıldır görev yaptığını, 1 Ağustos tarihinde de ilişik keserek, Edirne&#8217;de göreve başlayacağını anlattı.  Baba yıldırım son konuşmalarını şöyle anlattı: &#8220;25 Temmuzda izine gelir, 15-20 gün memlekette kaldıktan sonra Edirne&#8217;ye giderim demişti. Onu bekliyorduk. Ancak, dün çatışma haberlerini televizyondan takip ettik. Sabaha kadar aradık, ancak bir türlü telefonları cevap vermedi. Endişelerimiz arttı. Bugün sabah namazının ardından da askerler gelerek acı haberi verdi. Vatan sağ olsun. Yapacağımız bir şey yok. Hepimiz o yolun yolcusuyuz.&#8221;</p>
<p>Anne Yıldız Yıldırım ise &#8221;Komşular sizi oğlumun, delikanlımın düğününe çağıracaktım, şimdi cenazesine çağırıyorum. Yiğidim niye acele ettin, daha düğününü yapacaktık, damatlıkla görecektim seni&#8230; &#8216;Annem 10 gün sonra yanındayım&#8217; demiştin böyle mi yanıma gelecektin&#8221; diye konuştu.</p>
<p>&#8220;OPERASYONA ÇIKIYORUZ&#8221;<br />
Jandarma Komando er Barış Çiçekdağı&#8217;nın ailesine acı haberi, sabah askeri yetkililer verdi. Sokağın girişine dev bir Türk Bayrağı asılırken, sokaktaki diğer evler de Türk Bayrakları ile donatıldı. Acılı ailenin evinin önüne Şahinbey Belediyesi tarafından taziye çadırı kuruldu.  Yaşananların son olmasını istediklerini ifade eden baba Halil Çiçekdağı, &#8221;Vatan sağ olsun, başka bir şey diyemiyoruz&#8221; dedi. Halil Çiçekdağı, şehit olan Barış Çiçekdağı&#8217;nın en büyük oğlu olduğunu, onun dışında bir kızı ve bir oğlu daha olduğunu söyledi. Barış&#8217;ın askerlikte 4 ayını bitirdiğini, kendisiyle iki gün önce telefonla görüştüklerini belirten Halil Çiçekdağı, &#8221;Operasyona çıkacaklarını söylemişti. Kader ne diyeyim&#8230; Ne diyeyim yiğidime, ne diyeyim yavruma, ne diyeyim&#8221; diye gözyaşı döktü.</p>
<p>&#8220;YAVRUM KAYBOLDU&#8221;<br />
Komando Piyade Çavuş Noyan Aydın&#8217;ın (24) Zonguldak&#8217;ın Ereğli ilçesine bağlı Dedeler köyündeki evi yasa boğuldu.  İki yıllık üniversite mezunu, askere gitmeden önce bilgisayar teknik servisinde çalışan, babası İsmail Noyan&#8217;ın 1989&#8242;da inşaat işçiliği yaptığı zaman geçirdiği kaza sonucu yaşamını yitirdiğinde 6 aylık olduğu bildirilen şehidin annesi Ayşe ile kardeşlerinden Türkan, sinir krizi geçirdi. Acılı anne ve kız kardeşe sağlık görevlileri müdahale etti. Şehidin diğer kardeşi Abu Dabi&#8217;de çalıştığı bildirilen Orhan&#8217;ın da acı haberi alır almaz memleketine gelmek üzeri yola çıktığı öğrenildi.  Şehit çavuşun 7 aylık asker olduğu ve Bilecik&#8217;teki acemi birliğinden sonra Diyarbakır&#8217;a gönderildiği öğrenildi.  Evin bahçesinde taziyeleri kabul eden anne Ayşe, &#8221;Yavrum kayboldu. İki dalım bölündü. Nasıl canını verdin o memlekette biricik yavrum. Bir taneydin<br />
kayboldun&#8221; sözlerini haykırarak tekrarlayıp ağlıyor.</p>
<p>KIZKARDEŞİ KANSER TEDAVİSİ GÖRÜYOR<br />
Diyarbakır&#8217;ın Silvan İlçesi&#8217;nde teröristler tarafından şehit edilen 13 askerden 20 yaşındaki Jandarma er Vefa Çelik&#8217;in Ağrı&#8217;daki evinde, acı haberle birlikte ateş düştü.  Ağrı&#8217;nın 100&#8242;üncü Yıl Mahallesinde oturan Hüsna-Numan Çelik&#8217;in 8 çocuğundan biri olan Vefa Çelik, dört ay önce vatani görevini yapmak için uğurlanmıştı. Acı haber aileye Askerlik Şubesi Başkanlığı tarafından bildirildi. Oğlu Vefa&#8217;nın şehit olduğu haberini alan anne Hüsna Çelik, fenalık geçirdi. Kocası Numan Çelik&#8217;in kanser olan kızının tedavisi için Ankara&#8217;da bulunduğunu belirten Hüsna Çelik, evlerinin önünde bekletilen ambulansa alındı ve sakinleştirici verildi.</p>
<p>DİYARBAKIR&#8217;DA BÜYÜK OPERASYON<br />
Diyarbakır&#8217;ın Silvan ilçesinde 13 askerin şehit olmasının ardından başlatılan, hava destekli operasyon devam ediyor.  Silvan&#8217;ın Bayrambaşı Beldesi Dolapdere Köyü kırsal kesiminde arazi arama tarama faaliyeti yürüten güvenlik güçleri ile PKK&#8217;lılar arasında çıkan ve 13 askerin şehit, 6 askerin de yaralandığı hain saldırı sonrası operasyonlar yoğunlaştırıldı. Özellikle Silvan, Hazro ve Kulp üçgeninde yoğunlaştırılan operasyona bölgeyi iyi tanıyan köy korucuları da operasyona katılıyor.  (ANKA, AA)</p>
<p>http://www.beyazrenkler.com/forum/index.php/topic,16707.msg18047/topicseen.html#msg18047</p>
<img src="http://www.beyazrenkler.com/?ak_action=api_record_view&id=158&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.beyazrenkler.com/2011/07/15/hersey-vatan-icin-once-vatan-bizi-kim-sehit-etti-13-eve-degil-turkiyeye-ates-dustu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SU &amp; G.A.P &amp; MADENLER&amp;ORMANLAR  &#124; SU&#8217;LARIMIZ ÜZERİNDE OYNANAN OYUNLAR  &#124; Su Savaşı Senaryoları Bir Gün Gerçekleşebilir mi?.Dr. Tuğba Evrim MADEN</title>
		<link>http://www.beyazrenkler.com/2011/07/04/su-g-a-p-madenlerormanlar-sularimiz-uzerinde-oynanan-oyunlar-su-savasi-senaryolari-bir-gun-gerceklesebilir-mi-dr-tugba-evrim-maden/</link>
		<comments>http://www.beyazrenkler.com/2011/07/04/su-g-a-p-madenlerormanlar-sularimiz-uzerinde-oynanan-oyunlar-su-savasi-senaryolari-bir-gun-gerceklesebilir-mi-dr-tugba-evrim-maden/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 04 Jul 2011 12:07:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>BEYAZRENKLER</dc:creator>
				<category><![CDATA[Özel Dosyalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.beyazrenkler.com/?p=153</guid>
		<description><![CDATA[Su Savaşı Senaryoları Bir Gün Gerçekleşebilir mi?..Dr. Tuğba Evrim MADEN, ORSAM Su Araştırmaları Programı Danışmanı, Aksaray Üniversitesi U.İ.B
Su kaynaklarının azalması ile günümüzde ve gelecek dönemlerde ülkeler su yetersizliği nedeniyle kendi coğrafyalarında yaşayan canlı türlerinin yaşamının tehlike altında olması ile yüz yüze gelecektir. Yukarı kıyıdaş (memba) ülkelerde, sınıraşan suyun kullanımı veya yanlış kullanımı, aşağı kıyıdaş (mansap) [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Su Savaşı Senaryoları Bir Gün Gerçekleşebilir mi?..Dr. Tuğba Evrim MADEN, ORSAM Su Araştırmaları Programı Danışmanı, Aksaray Üniversitesi U.İ.B</p>
<p>Su kaynaklarının azalması ile günümüzde ve gelecek dönemlerde ülkeler su yetersizliği nedeniyle kendi coğrafyalarında yaşayan canlı türlerinin yaşamının tehlike altında olması ile yüz yüze gelecektir. Yukarı kıyıdaş (memba) ülkelerde, sınıraşan suyun kullanımı veya yanlış kullanımı, aşağı kıyıdaş (mansap) ülkeyi doğrudan etkilemektedir. Yapılan çalışmalar ile 2025 yılında 3 milyar insanın su sıkıntısı ile karşı karşıya kalacak ülkelerde yaşayacağı tespit edilmiştir[1]. Şimdiden birçok ülke su sıkıntısı ile karşı karşıyadır. Suya artan talebi karşılayabilmek için yüzey suları yetersiz kalmakta, bu sebeple yeraltı suları kontrolsüzce kullanılmakta ve su tablalarının seviyeleri aşağıya düşmektedir. Suyun yaşam için temel bir kaynak olması ve yaşanan sıkıntılar sosyal gerilime, rekabete ve çatışmaya sebep olmaktadır. </p>
<p>Artan su sıkıntısı, coğrafi koşullar ile de bir araya gelince, kıyıdaş ülkeler arasında uluslararası nehrin kullanımına ilişkin anlaşmazlıklar ortaya çıkmaktadır. Birçok ülkenin su kaynakları, sınıraşan su özelliği taşımaktadır. Yerküre üzerinde yaklaşık 263 adet uluslararası nehir havzası bulunmaktadır ve bu havzalar yerkürenin yarısını kaplarken, toplam su kaynaklarının %60’ını oluşturmaktadır ve dünya nüfusunun % 40’ından fazlasını etkilemektedir.  Coğrafi olarak Avrupa’da 69, Afrika’da 59, Asya’da 57, Kuzey Amerika’da 40, Güney Amerika’da 38 adet uluslararası havza vardır[2].  Bu ülkelerinin su arzı diğer ülkeye de bağımlıdır. Bu durum su kaynaklarını, ulusal güvenlik konularından bir haline getirmektedir[3]. Son yıllarda su kaynaklarının çatışmaların içinde yer alması olasılığı nedeniyle, küresel su sorunları “öncelikli politika” statüsünde yer almaktadır.</p>
<p>Su kaynakları, barış için de, savaş için de itici güç olabilmektedir. Devletlerin izleyeceği politikalar ile sonuç işbirliği de olabilir çatışma da olabilmektedir. İsrailli hidrolojist Uri Shamir’in , “siyasi niyet barış ise, su engel oluşturmayacaktır, fakat çatışma için bir sebep aranacak ise su yeterli bir sebep olacaktır”, ifadesi de bunu ortaya koymaktadır[4].  Birleşmiş Milletler Eski Genel Sekreteri Kofi Annan, 2000 yılında, temiz suya ulaşabilmek için yapılan büyük rekabetin gelecekte, meydana gelecek çatışma ve savaşların kaynağı olabileceğini belirtmiştir[5].  2004 Nobel Barış ödülü kazanan Wangari Maathai bir demecinde “ormanların yok olması, çölleşme, biyolojik çeşitliliğin azalması ve su kıtlığı ile ekolojik kriz ile karşı karşıya olunduğunu, orman, su, toprak, mineral ve petrol gibi kaynakları uygun bir şekilde yönetilmedikçe, yoksulluğa karşı savaşta başarılı olunamayacağını ve barışın var olamayacağını” belirtmiştir.  Ayrıca, mevcut politikaların değişmediği sürece eski çatışmaların canlanacağı ve yeni kaynak savaşlarının ortaya çıkacağının ifade etmiştir.</p>
<p>Suyun sadece tarihsel olarak askeri bir çatışma sebebi olmadığını ve önümüzdeki yıllarda da savaşlara yol açabileceğini irdeleyen çalışmalar yapılmıştır.  Cooley, Starr, Remans, Amery ve daha da popüler olan Bulloch and Darwish yayınlarında su savaşlarının kurak bölgelerde özellikle de Ortadoğu’da çıkabileceğini işaret etmektedir. Westing, sınırlı su kaynağı için yapılan rekabetin politik gerilimi arttıracağı, hatta savaşa kadar gidebileceğini söylemiştir. Gleick, su kaynaklarını askeri ve politik birer amaç olduğunu, Ürdün, Fırat, İndus, Ganj, Rio Grande ve Nil nehirlerini örnek vererek tartışmıştır[6]. Özellikle sınıraşan sularda tipik uyuşmazlık sebebi, aşağı kıyıdaşın, yukarı kıyıdaşın yarattığı kirliliğe, aşırı sulama veya baraj yapmasına karşı çıkmasıdır. Bu faaliyetler aşağı kıyıdaşa ulaşan suyun kalitesini ve miktarını etkilemektedir. Askeri müdahalelere de sebep olmuş bu faaliyetlere birkaç örnek vardır. 1950-1960 yılları arasında İsrail, Suriye ve Ürdün arasında Ürdün ve Yarmuk Nehirlerinin sularını yönünü değiştirmesi sebebiyle çatışmalar çıkmıştır. Bir diğer örnek olan Fırat ve Dicle nehirleri kıyıdaşları Türkiye, Suriye ve Irak arasında Fırat nehri üzerine yapılacak barajlar yüzünden anlaşmazlıklar yaşanmıştır[7]. Anlaşmazlıkların bir kısmı, Meksika ve ABD örneğinde olduğu gibi Rio Grande Nehri’nde yaşanan kirlilik ve Kolorado Nehri üzerine yapılacak baraj nedeniyle çıkan anlaşmazlıklar barışçıl bir biçimde yönetilmiştir. Güncel çalışmalar, uluslararası ilişkilerde paylaşılan su kaynaklarının önemini ortaya koymuş, sınıraşan sular ve askeri çatışmalar arasında güçlü bir ilişki olduğunu ortaya çıkartılmıştır[8]. Uluslararası ilişkiler çalışmalarının konusu da olan bu durum, uluslararası ilişkilerin ana ekollerince incelenmiştir. Realistlere göre, devletler, geleceklerini ve güvenliklerini etkileyen kaynak, ülke sınırları dışında yer alıyorsa, bu kaynağa sahip olmak zorundadır. Ayrıca, göreceli kazanç ve güvenlik ikilemi üzerinde duran realistler, kaynağın diğer devlet tarafından sahiplenilmesinin bir diğeri için tehdit oluşturabileceğini ve bu durumun kaynak için devletlerin rekabet etmesine neden olabileceğini iddia etmektedirler. Bir diğer ekol liberaller ise daha iyimser bir bakış açısı ile piyasanın kaynaklar için etkin ticareti yaratacağını ve önemli kaynaklardan yoksun olan devletlerin eksiklerini uluslararası piyasadan sağlayabileceğini belirtmiştir. Marksistler ise ekonomik sistem içerisindeki eşitsizliğin önemine odaklanmış ve kaynak kıtlığının hem küresel hem de içte eşitsizliğe sebep olacağını, bu durumunda devletlerarası ve devlet içinde çatışmaları arttıracağını belirtmiştir[9]. Yukarıda belirtilen üç ekol tartışmalarının odağında, gözden kaçırdıkları bir durum söz konusudur. Dünyanın farklı coğrafi bölgelerinde, su kaynaklarının yönetimi kıyıdaşların maruz kaldığı kıtlığa göre değişiklik göstermektedir.</p>
<p>Su çatışmalarının merkezinde hakkaniyet sorusu vardır. Hakkaniyet kriterinin ne olduğu, su çatışmalarında belirsizdir ve görecelidir. Bu durumda uluslararası hukuk muğlak ve tutarsız görünebilmektedir. Çünkü kabul edilmiş prensipleri uygulayacak bir mekanizma bulunmamaktadır. Buna rağmen, hakkaniyetli su paylaşım anlaşmaları, hidropolitik dengeler için bir ön koşul yaratmakta ve politik güçleri, çatışma yerine işbirliği tarafında olmaya sevk etmektedir. [10].</p>
<p>Su ile ilgili anlaşmazlıkların tarihi, M.Ö.2500 yıllara kadar gider. İki Sümer şehri, Lagash ve Umma, Dicle nehri ile ilgili anlaşma yaparak su savaşını sona erdirmişlerdir. Bundan sonra büyük su kütlelerini kapsayan anlaşmalar yapılmaya başlanmıştır. Bu anlaşmaların çoğu suyollarının ulaşım amaçlı kullanımı ile ilgilidir. Ama günümüzde suyollarının ulaşım dışı amaçlı kullanımı ile ilgili anlaşmaların sayısı gün geçtikçe artmaktadır[11].</p>
<p>Su, sadece politik sınırları değil, kurumsal sınıflandırmaları ve hukuki genellemeleri de aşabilmektedir. Su kaynakları yönetilirken havzanın tüm elemanları; yeraltısuları, yüzey suları, suyun miktarı, kalitesi ele alınmalıdır. Genelde, uluslararası kuruluşlar, havza yönetimine dahil olduklarında su kalitesinden ziyade su miktarına odaklı düşünceler ile hareket etmektedirler. Tahsis haklarının tespit noksanlığında, ayrıcalıklı çıkarların orantısız politik gücünde ve çevresel amaçların oluşturulmasında genel bir ihmal göze çarpmaktadır[12].</p>
<p>Bilinen su anlaşmazlıkları, yukarı kıyıdaş ve aşağı kıyıdaşın rekabet etmesinden kaynaklanmaktadır.  Bu anlaşmazlığın boyutunu, her bir kıyıdaş ülke içindeki paylaşılan su miktarı oranı önemli bir faktör olarak belirlemektedir. Frey’e göre, su kaynakları ile ilgili çatışmayı oluşturabilecek üç faktör sırasıyla; söz konusu suyun her aktör için önemi; her bir aktörün göreceli gücü özellikle askeri gücü; kıyıdaşların pozisyonudur[13].</p>
<p>Eğer havzada mevcut bir anlaşma yoksa su kaynaklarının kullanımı havzadaki güç dengeleri ile doğrudan orantılı olduğu görülmektedir. Bugüne kadar kayıtlı tek bir savaş iki Sümer devleti arasında çıkmış ve iki devletin anlaşmasıyla sona ermiştir. Su, savaş sebebi olmasa da teknik özelliğini yitirmiş ve politik dengelerden doğrudan etkilendiği görülmektedir.  Su, devletlerin çıkarları doğrultusunda işbirliği ve çatışma sebebi olabilmektedir.</p>
<p>[1] A. Swain, Managing Water Conflict; Asia, Africa And The Middle East, London, Routledge .s.25.<br />
[2] Meredith A. Giordano and Aaron T.Wolf, “The World&#8217;s Freshwater Agreements: Historical Developments and Future Opportunities “, Atlas of International Freshwater Agreements, New York, UNEP, 2002, s. 1; A. T. Wolf , “ Conflict and Cooperation Along International Waterways”, Water Policy, 1998, s.251.<br />
[3] Swain,a.g.e., s.27.<br />
[4] a.g.e., s.33.<br />
[5] Sandra Postel ve Aaron T. Wolf, “Dehydrating Conflict,”, Foreign Policy, September/October 2001 , s.60.<br />
[6] Priscoli ve Wolf, s.10; Peter Gleick, “Water and Conflict: Fresh Water Resources and International Security”, International Security, Vol.18, No.1, Summer, 1993, s.80.<br />
[7] Paul R.Hensel, Sara Mclaughlin Mitchell ve Thomas E. Sowers II, “Conflict Management of Riparian Disputes”, Political Geography, 25, 2006, s. 384.<br />
[8] a.g.e.<br />
[9] a.g.e., s. 385.<br />
[10] Priscoli ve Wolf, a.g.e., s.61.<br />
[11] a.g.e., s.62<br />
[12] Priscoli ve Wolf, a.g.e., s.11.<br />
[13] Kliot, Shmueli ve Shamir, a.g.e., s.10.</p>
<img src="http://www.beyazrenkler.com/?ak_action=api_record_view&id=153&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.beyazrenkler.com/2011/07/04/su-g-a-p-madenlerormanlar-sularimiz-uzerinde-oynanan-oyunlar-su-savasi-senaryolari-bir-gun-gerceklesebilir-mi-dr-tugba-evrim-maden/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gümrüklerde ters lale devrimi</title>
		<link>http://www.beyazrenkler.com/2011/07/04/gumruklerde-ters-lale-devrimi/</link>
		<comments>http://www.beyazrenkler.com/2011/07/04/gumruklerde-ters-lale-devrimi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 04 Jul 2011 11:28:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>BEYAZRENKLER</dc:creator>
				<category><![CDATA[Araştırmalar]]></category>
		<category><![CDATA[(galanthus)]]></category>
		<category><![CDATA[ağlayangelin (fritillaria)]]></category>
		<category><![CDATA[arapsümbülü (muscari)]]></category>
		<category><![CDATA[Artvin Doğa Koruma ve Milli Parklar]]></category>
		<category><![CDATA[dağlalesi]]></category>
		<category><![CDATA[gölsoğanı (narciscus)]]></category>
		<category><![CDATA[Gümrüklerde ters lale devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[kardelen]]></category>
		<category><![CDATA[kurtkulağı (eris)]]></category>
		<category><![CDATA[lale (tulipa)]]></category>
		<category><![CDATA[manisa lalesi (Anemone).]]></category>
		<category><![CDATA[nergiz (stenbergia)]]></category>
		<category><![CDATA[süsen]]></category>
		<category><![CDATA[Ters lale]]></category>
		<category><![CDATA[topalak]]></category>
		<category><![CDATA[yersomunu (cyclamen) türleri]]></category>
		<category><![CDATA[zambak (Lilium) türleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.beyazrenkler.com/?p=150</guid>
		<description><![CDATA[Gümrüklerde ters lale devrimi
Ters laleri yakalatan milli parkçıların sicili parlak: 1500 kelebek, 400 böcek, 5 bin bitki. Gümrükçüler ekipten bitki eğitimi istedi.
Gümrüklerde ters lale devrimi
Artvin Doğa Koruma ve Milli Parklar Şube Müdürü Faruk Bucak (ortada), Artvinli. Üniversiteyi Artvin&#8217;de okudu. O ve ekibi bölgeyi avuçlarının içi gibi tanıyor.
SERKAN OCAK
İSTANBUL &#8211; Özel bir türe ait son 57 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Gümrüklerde ters lale devrimi</p>
<p>Ters laleri yakalatan milli parkçıların sicili parlak: 1500 kelebek, 400 böcek, 5 bin bitki. Gümrükçüler ekipten bitki eğitimi istedi.<br />
Gümrüklerde ters lale devrimi</p>
<p>Artvin Doğa Koruma ve Milli Parklar Şube Müdürü Faruk Bucak (ortada), Artvinli. Üniversiteyi Artvin&#8217;de okudu. O ve ekibi bölgeyi avuçlarının içi gibi tanıyor.<br />
SERKAN OCAK</p>
<p>İSTANBUL &#8211; Özel bir türe ait son 57 ters lale soğanının yurtdışına çıkmasını engelleyen Artvin Doğa Koruma ve Milli Parklar Müdürlüğü’nün sicili başarılarla dolu. Israrlı takipleri sonucunda kaçakçılara göz açtırmayan ekip bugüne kadar çok sayıda girişimi önledi. Ekip, 1500 kelebek, 400 böcek ve son olarak son 57 ters lale kaçakçılığını önledi. Şube müdürü Orman Mühendisi Faruk Bucak, ters lale olayından sonra gümrük müdürlüğünde görevlilerin kendisini aradığını ve bitkiler konusunda ortak eğitim almak istediklerini söyledi.</p>
<p>Türkiye’nin son 57 ters lalesini yurtdışına kaçırmak isterken yakalanan 2 Hollandalı olayının arkasında Artvin İl Çevre Müdürlüğü’nde görevli Doğa Koruma ve Milli Parklar Şube Müdürü Faruk Bucak’ın ısrarlı takiplerinin önemli payı var. Bucak, kendisine gelen ihbarı sonuna kadar takip ederek kaçakçıları sınırda yakalatmıştı. Bucak göreve geldiği ilk yıllarda (2007-2008) bölgede İsraillilerin çok fazla görüldüğünü belirtirken şu sıralar ise Alman, Danimarkalı ve Hollandalıların bölgede çok sık araştırma yaparken görüldüklerini söyledi.</p>
<p>Araçlarının camlarından içeri bakıyoruz!<br />
Türkiye’deki tüm türlerin ‘keşfedilmiş’ olduğunu anlatan Bucak, yetkilerinin azlığından da yakınıyor: “Muhtemelen Türkiye’deki tüm türlerden örnekler dışarıya kaçırılmıştır. Bu konuda net bir rakam vermemiz mümkün değil. Çünkü bilinmiyor. Buraya gelenler gezip tozmaya gelmiyor. Hepsi bilinçli geliyor. Kimseye hesap soramıyoruz. Gördüklerimizi, ihbar edilenleri çağırıyoruz, çok yumuşak davranarak laf almaya çalışıyoruz. Arama yapamıyoruz. Biz bir yandan konuşurken, bir arkadaşımız araçlarını camdan kontrol ediyor, bitki var mı yok mu diye. Sonra da biz de, savcılığa gümrüklere ihbar ediyoruz. Suçüstü yakalarsak biz de ceza kesiyoruz. Hepsini tutsak da olmaz tabii ki. Yasal bir düzenleme gerekli.”</p>
<p>Nasıl çözmeli?<br />
Orman Mühendisi Faruk Bucak geçmişte de önemli başarılara imza attı. 2007’de Türkiye’den kaçırılmaya çalışılan 1500 kelebeği yakalatırken 2008’de de Kafkasör bölgesinde 400 böcekle Alman uyruklu bir kişiyi yakalattı. Kelebek olayından sonra takdir alan Bucak, kaçakçılığın önlenebilmesi için şu önerileri de sıraladı:<br />
“Avrupa’nın hiçbir yerinde bir yabancı elini kolunu sallayarak gezemez. Kılavuzla gezer. Devletin kılavuz sistemine geçmesi gerekiyor. Köylerde vatandaşları, kolluk kuvvetlerini, personelimizi sürekli eğitiyoruz. Gümrüklerde de bitkiler tanınmıyor. Ters lale olayından sonra gümrük müdürlüğünden aradılar, önerilerde bulundum. Önce hocalarla görsel sunumlarla eğitim yapılmalı, sonra da arazide bitkileri anlatmalıyız.”</p>
<p>Kaçakçılıkta en gözde türler<br />
Türkiye’nin biyolojik zenginliklerinin yurtdışına kaçırılmasında milat, 1903 yılında lale soğanlarının Hollanda’ya gitmesi olarak kabul ediliyor. Yasadışı yollardan kaçırılan bitkilerin başında ise soğanlı türler geliyor.</p>
<p>Bu türlerin başlıcaları şöyle:</p>
<p>Ters lale, ağlayangelin (fritillaria), lale (tulipa), kardelen, (galanthus), gölsoğanı (narciscus), nergiz (stenbergia), topalak, yersomunu (cyclamen) türleri, arapsümbülü (muscari), süsen, kurtkulağı (eris), zambak (Lilium) türleri, dağlalesi, manisa lalesi (Anemone).</p>
<img src="http://www.beyazrenkler.com/?ak_action=api_record_view&id=150&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.beyazrenkler.com/2011/07/04/gumruklerde-ters-lale-devrimi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Zevahiri, selefi Bin Ladin&#8217;den daha zeki..CİHAD EL HAZİN-Londra’da Arapça yayımlanan Hayat gazetesi</title>
		<link>http://www.beyazrenkler.com/2011/07/04/zevahiri-selefi-bin-ladinden-daha-zeki-cihad-el-hazin-londra%e2%80%99da-arapca-yayimlanan-hayat-gazetesi/</link>
		<comments>http://www.beyazrenkler.com/2011/07/04/zevahiri-selefi-bin-ladinden-daha-zeki-cihad-el-hazin-londra%e2%80%99da-arapca-yayimlanan-hayat-gazetesi/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 04 Jul 2011 11:24:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>BEYAZRENKLER</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dünya Basını]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.beyazrenkler.com/?p=147</guid>
		<description><![CDATA[Zevahiri, selefi Bin Ladin&#8217;den daha zeki..CİHAD EL HAZİN
 Usame Bin Ladin’in öldürülmesinden sonra, Kaide terör örgütünün yeni lideri Eymen Zevahiri oldu.
Usame Bin Ladin öldürüldüğü zaman bazı Arap siyasi partileri ve örgütlerinin liderleri, onu direnişçi ve şehit olarak nitelemişti. Ladin bir terörist; örgütün askeri komutasının seçtiği halefi Eymen Zevahiri de başka bir terörist. Hatta belki de [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Zevahiri, selefi Bin Ladin&#8217;den daha zeki..CİHAD EL HAZİN</p>
<p> Usame Bin Ladin’in öldürülmesinden sonra, Kaide terör örgütünün yeni lideri Eymen Zevahiri oldu.</p>
<p>Usame Bin Ladin öldürüldüğü zaman bazı Arap siyasi partileri ve örgütlerinin liderleri, onu direnişçi ve şehit olarak nitelemişti. Ladin bir terörist; örgütün askeri komutasının seçtiği halefi Eymen Zevahiri de başka bir terörist. Hatta belki de teröre başvurmakta ve aynı yolda yürümekte, selefinden daha fazla hazır ve daha eskidir. Bin Ladin, Afganistan’da Sovyetler’e karşı mücahit olarak başlamıştı. O zamanlar amacı, yabancı güçleri Arap Yarımadası’ndan çıkarmaktı. Sonra herkese karşı eylem yapınca teröriste dönüştü. Aslında Kaide eylemleri, ‘Yahudi ve Hıristiyanlardan’ daha çok Müslüman öldürdü.</p>
<p>Mısır gençliğine uysalar&#8230; </p>
<p> Zevahiri, insanlar adını ilk kez duyduğundan bu yana teröristti. Enver Sedat suikastından sonra tutuklanmış ve üç yıl hapis yatmıştı, ancak esas suçlama silah taşımasıyla alakalıydı. Çünkü soruşturmayı yürütenler, Sedat suikastındaki ilişkisini ispatlayamadı. Cezaevinden çıktı ve Mısır ekonomisinin direği yabancı turistleri hedef alan Cihat örgütü kanalıyla Mısır’da teröre başvurdu. Sonra Mısır’ı terk etti ve 1998’de Ladin’in yanında yer aldı. O yıl Tanzanya ve Nairobi’deki ABD büyükelçilikleri patlamalarının sorumlusu olmakla suçlandı. Zevahiri Mısır’da turistleri öldürme eylemleri düzenlerken, turistlerin fuhuş ve AİDS’i yaymak amacıyla geldiklerini iddia ediyordu. Bir tur otobüsandeki emekli olmuş ve içlerinden birinin yetmiş yaşını aşmış Yunan turistleri öldürürken bile gerekçesi buydu; ki Yunanistan daima Mısır’ın yanında yer almıştı.</p>
<p>Her ülkedeki ve özellikle Mısır’daki Arap devrimlerinin sebepleri biliniyor. Kaide ve benzer terör örgütleriyle tek ilişkisi, terörün varlık sebebini ortadan kaldırması. Mısır gençleri, barışçıl araçlarla değişimi yönetebileceklerini ispatladılar. Müslümanlarla birlikte yabancıları öldürmeye, Zevahiri’nin terörü meşrulaştırmak için her gün yaptığı gibi, yüzsüzce yalanlar söylemeye gerek duymadılar. Kaide’ye para ve silahla destek olanlara diyorum ki; Kaide’nin düşmanlarının kaç katı Müslüman öldürdüklerini, Irak ve diğer ülkelerde Müslümanlar arasında iç savaşı patlattıkları suçlamasını inkâr edemeyecekler. Zevahiri gibi teröristlere değil de Mısır gençlerine uysalar, vatanlarına daha iyi hizmet etmiş olurlardı.</p>
<p>Kolay kolay avlanmayacak </p>
<p> Gençlerin devrimleriyle birlikte Kaide, amaçlarını tüketti ve kullanma süresi sona erdi. Yalnız Zevahiri, profesyonel bir terörist ve eylemleri organize etmekte Bin Ladin’den daha fazla kapasitesi var. Örgütün Afganistan ve Pakistan’da büyük destek aldığı, Arap Yarımadası ve Körfez’de sempati gördüğü, sürekli olarak mali destek aldığı inkâr edilemez. İlgili ülkeler, bu desteği durdurmak için araçlar bulmalı. </p>
<p>Terörü bitirmenin ilk ve temel adımı bu.</p>
<p>Zevahiri’nin Bin Ladin’in karizmasına ihtiyaç duyması sebebiyle büyük bir eylem veya son aylarda aldığı ağır darbelerden sonra, örgüte hayat verecek eylemler yapması uzak değildir. Zevahiri, selefinden daha zeki ve terörde daha usta. Bu nedenle avlanması zor olacak. Amerikalılar onu eşleri, hizmetçileri ve ziyaretçileriyle büyük bir evde bulamayacaktır. </p>
<p>(Londra’da Arapça yayımlanan Hayat gazetesi, 18 Haziran 2011)</p>
<img src="http://www.beyazrenkler.com/?ak_action=api_record_view&id=147&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.beyazrenkler.com/2011/07/04/zevahiri-selefi-bin-ladinden-daha-zeki-cihad-el-hazin-londra%e2%80%99da-arapca-yayimlanan-hayat-gazetesi/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;den özür dilemek İsrail&#8217;in çıkarına olacak- Dünya Basını-World Newspapers &#124; Dünya Basını &#124; Asya Basını &#124; İsrail Basını-ZVI BARiEL.. Haaretz Daily Newspaper Israel, Israeli News Source</title>
		<link>http://www.beyazrenkler.com/2011/07/04/turkiyeden-ozur-dilemek-israilin-cikarina-olacak-dunya-basini-world-newspapers-dunya-basini-asya-basini-israil-basini-zvi-bariel-haaretz-daily-newspaper-israel-israeli-news-source/</link>
		<comments>http://www.beyazrenkler.com/2011/07/04/turkiyeden-ozur-dilemek-israilin-cikarina-olacak-dunya-basini-world-newspapers-dunya-basini-asya-basini-israil-basini-zvi-bariel-haaretz-daily-newspaper-israel-israeli-news-source/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 04 Jul 2011 11:19:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>BEYAZRENKLER</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dünya Basını]]></category>
		<category><![CDATA[Haaretz Daily Newspaper Israel]]></category>
		<category><![CDATA[Israeli News Source]]></category>
		<category><![CDATA[ZVI BARiEL]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.beyazrenkler.com/?p=145</guid>
		<description><![CDATA[Ortadoğu kaleydoskobu, bir kez daha 180 derece dönerek yeni bir resim ortaya çıkarıyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Türk muadili Tayyip Erdoğan’a partisinin seçim zaferi vesilesiyle gönderdiği kutlama mektubu, bunun veçhelerinden biri. Geçen yıl boyunca ve son haftalarda dozu giderek artan biçimde İsrail ve Türkiye’den iyiniyet elçileri, iki ülke arasındaki ilişkileri onarmaya çalışıyor. 
Suriye’deki olaylar da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ortadoğu kaleydoskobu, bir kez daha 180 derece dönerek yeni bir resim ortaya çıkarıyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Türk muadili Tayyip Erdoğan’a partisinin seçim zaferi vesilesiyle gönderdiği kutlama mektubu, bunun veçhelerinden biri. Geçen yıl boyunca ve son haftalarda dozu giderek artan biçimde İsrail ve Türkiye’den iyiniyet elçileri, iki ülke arasındaki ilişkileri onarmaya çalışıyor. </p>
<p>Suriye’deki olaylar da söz konusu çabaya katkıda bulundu, zira bu nedenle Türkiye’yle Suriye arasındaki ilişkiler ciddi biçimde soğudu ve Türk Dışişleri Bakanlığı’yla Başbakanlığı, ülkenin bölgedeki politikaları açısından yeni hesaplar yapmaya başladı.<br />
Türkiye, insani yardım kuruluşu IHH’ye, dikkatlerin Suriye’den başka yöne kaymasını önlemek için Gazze’ye yeni yardım filosuna katılmaması ‘tavsiyesinde bulunarak’, bir başka önemli adım attı. Erdoğan, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’a artık ‘can dostum’ demiyor ve Suriye’deki göstericilerin acımasızca ezilmesini ‘barbarlık’ olarak niteliyor. </p>
<p>Ve Esad’ın devrilmesini talep etmiyor olsa da Suriye rejiminin sonunun geldiğine inanıyor. Haaretz’e konuşan üst düzey bir Türk yetkili, “Suriye, sadece Türkiye’ye karşı bir tehdit haline gelmiyor. Suriye, Kürt azınlığa da saldırmaya karar verirse, çok ciddi bir sorunla karşılaşabiliriz” diyor. </p>
<p>‘Sıfır sorun’un başarısızlığı</p>
<p>Son iki yılda Türkiye’yle ekonomik ilişkiler geliştiren İran da Türk medyasında Suriyelilerin öldürülmesinin faal işbirlikçisi olarak niteleniyor ve Türkiye, komşularıyla ‘sıfır sorun’ politikasını uygulama arzusunun başarısızlığını idrak ediyor. Türkiye İran, Irak ve Suriye’yle yeni bir Ortadoğu politikasını destekleyebilecek stratejik bir eksen oluşturmayı istediyse bile, bu ortakların birer hayal kırıklığı olduğunu fark ediyor. Irak hükümeti dağılmanın eşiğinde; İran’da cumhurbaşkanıyla (ruhani lider Ali Hameney’in de dahil olduğu) karşıtları arasında bir siyasi savaş hüküm sürüyor, Suriye Erdoğan’ın krizi sona erdirme girişimlerini kaba biçimde geri çeviriyor. Perşembe günü, Türkiye’ye kaçan Suriye vatandaşlarının geçtiği sınırın Suriye tarafındaki Türk bayrağı yarıya indirildi.</p>
<p>Daha iyi bir Ortadoğu yönündeki büyük planlarından Ankara’ya tek kalan, Filistin içinde yaşanan ihtilaf. Çarşamba günü Türkiye, birer gün arayla Hamas lideri Halid Meşal ve Filistin Yönetimi lideri Mahmud Abbas’ı ağırladı, fakat Türkiye’nin gruplar arasındaki anlaşmazlıkları çözüp yeni bir Filistin hükümeti kurulmasına yardımcı olup olamayacağı meçhul. </p>
<p>İsrail Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık’taki birçok insan, Türkiye’nin durumu karşısında ellerini ovuşturuyor. Üst düzey bir dışişleri yetkilisinin şunu dediğini bizzat duydum: “Erdoğan seçimleri kazanmış olabilir, fakat dünyada darmadağın olmuş durumda.” Gerçek bir sevinç sebebi.</p>
<p><strong>Fakat Türkiye, sabun köpüğü değil. </strong></p>
<p>Eğer dış politikayı yürütmek bir başarı testiyse, Ortadoğu’daki krizleri çözmeyi beceremeyen ve Afganistan’dan arkasında kaos bırakarak çekilmeye hazırlanan ABD’den daha başarısız olduğu söylenemez. Giderek bozulan küresel statüsünün kaygan zemini üzerinde art arda darbeler yiyip sendeleyen İsrail’in de başka ülkeleri dış politika üzerinden yargılayacak son ülke olduğu muhakkak. Türkiye, en azından inisiyatif alıyor.</p>
<p>Ve İsrail, Gazze’deki başarısız politikasına ve son Gazze filosuna yönelik trajik muamelesine rağmen, en azından Türkiye’yle iyi ilişkilerini, Ankara İran’la ilişkiler kurarken bile, güçlendirebilirdi. Türkiye’nin hiçbir ülkenin İsrail’le ilişkilerini kesmesi yönünde baskı yapmasına izin vermediği hatırlanmalı. Şimdi bile kaleydoskobu nasıl okuyacağını biliyor ve kendisini doğru tarafta konumlandırıyor. </p>
<p>Kırılan parçalar toplanmalı<br />
Türkiye’yle ilgili cılız sondajlar yapmak yerine, ciddi bir adım atmanın ve kırılan parçaları toplamanın tam zamanı. Türkiye vatandaşlarını öldürdüğü için özür dilemek, İsrail için dünyanın sonu olmayacak. Özür, suçu kabul etmek anlamına gelmez –neticede İsrail’de bile söz konusu askeri operasyonun doğruluğuna dair farklı fikirler var.</p>
<p>Mavi Marmara’daki olayları araştıran ortak BM komisyonu, iki haftaya kadar raporunu açıklayacak. Türk temsilci Özdem Sanberk ve İsrailli temsilci Yosef Ciechanover, iki ülkenin tekrar bağlantı kurmasına imkân verecek adil ve esnek bir rapor ortaya çıkması için ellerinden geleni yapıyor. Raporu beklemeye gerek yok. İsrail’in bu konuda kamuoyuna bir açıklama yapması mümkün ve tavsiye edilir. Kabahat daha sonra tartışılabilir. </p>
<p>(26 Haziran 2011)</p>
<img src="http://www.beyazrenkler.com/?ak_action=api_record_view&id=145&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.beyazrenkler.com/2011/07/04/turkiyeden-ozur-dilemek-israilin-cikarina-olacak-dunya-basini-world-newspapers-dunya-basini-asya-basini-israil-basini-zvi-bariel-haaretz-daily-newspaper-israel-israeli-news-source/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Medet Ünlü TV5 Röportajı</title>
		<link>http://www.beyazrenkler.com/2010/11/15/medet-unlu-tv5-roportaji/</link>
		<comments>http://www.beyazrenkler.com/2010/11/15/medet-unlu-tv5-roportaji/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 15 Nov 2010 13:06:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>BEYAZRENKLER</dc:creator>
				<category><![CDATA[videos]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.beyazrenkler.com/?p=134</guid>
		<description><![CDATA[
]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><object width="2900" height="250"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/8dlFflfqWk4?fs=1&amp;hl=en_US"></param><param name="allowFullScreen" value="true"></param><param name="allowscriptaccess" value="always"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/8dlFflfqWk4?fs=1&amp;hl=en_US" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="290" height="250"></embed></object></p>
<img src="http://www.beyazrenkler.com/?ak_action=api_record_view&id=134&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.beyazrenkler.com/2010/11/15/medet-unlu-tv5-roportaji/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Irak halkının söz hakkı yok</title>
		<link>http://www.beyazrenkler.com/2010/10/27/irak-halkinin-soz-hakki-yok/</link>
		<comments>http://www.beyazrenkler.com/2010/10/27/irak-halkinin-soz-hakki-yok/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 27 Oct 2010 19:45:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>BEYAZRENKLER</dc:creator>
				<category><![CDATA[Dünya Basını]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.beyazrenkler.com/?p=130</guid>
		<description><![CDATA[
Irak’a komşu ülkeler Bağdat’tan  yeni siyasetçilerinden ne istiyor? ABD, kendisinin askeri ve siyasi desteğiyle iktidara gelen bu siyasilerden ne istiyor? Bu ülkelerin çıkarları nerede buluşuyor ve nerede ayrılıyor?
Bugün Irak’ta gündemde olan bu soruların hepsi de en önemli meseleyi dışarıda tutuyor: Yabancı güçlerin yaptığı anlaşmalarla araya getirilen Irak hükümetinden, bizzat Iraklıların kendileri ne istiyor? Iraklılar bugün [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 10px; margin-left: 0px; outline-width: 0px; outline-style: initial; outline-color: initial; font-weight: bold; font-style: inherit; font-size: 14px; font-family: Verdana, Helvetica, sans-serif; vertical-align: baseline; line-height: 20px; clear: left; padding: 0px; border: 0px initial initial;"><img class="aligncenter" title="kuvetyr" src="http://i.radikal.com.tr/644x385/2010/10/26/fft5_mf577811.Jpeg" alt="" width="70" height="20" /></p>
<p style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 10px; margin-left: 0px; outline-width: 0px; outline-style: initial; outline-color: initial; font-weight: inherit; font-style: inherit; font-size: 14px; font-family: Verdana, Helvetica, sans-serif; vertical-align: baseline; line-height: 20px; clear: left; padding: 0px; border: 0px initial initial;">Irak’a komşu ülkeler Bağdat’tan <a name="aspx1"></a> yeni siyasetçilerinden ne istiyor? ABD, kendisinin askeri ve siyasi desteğiyle iktidara gelen bu siyasilerden ne istiyor? Bu ülkelerin çıkarları nerede buluşuyor ve nerede ayrılıyor?<br />
Bugün Irak’ta gündemde olan bu soruların hepsi de en önemli meseleyi dışarıda tutuyor: Yabancı güçlerin yaptığı anlaşmalarla<a name="aspx1"></a> araya getirilen Irak hükümetinden, bizzat Iraklıların kendileri ne istiyor? Iraklılar bugün iradeleri olmayan gruplardan ibaret. Seçimler sırasında rollerini yerine getiriyorlar ve sonra kendileriyle hiçbir ilgisi olmayan bir oyunu izlemek için evlerinin yolunu tutuyorlar.<br />
Şu an dış güçler, kendi aralarında koordinasyon kurmuş olmasalar da Irak’ta şartların sakinleşmesi gerektiği konusunda hemfikir. Mısır ve Ürdün, Başbakan Nuri el Maliki’den herkesin katıldığı bir hükümet kurmasını talep etti. Suriye ve Türkiye’den de benzer söylemler duyuldu. Fakat Türkler ve Suriyeliler buna ek olarak Kürtlerin taleplerine karşılık verilmemesi için uyarıda da bulundu. Zira bu iki ülke Kürtlerin devletlerini derinleştirmesini ve Irak’ın komşuları için bir tehlike oluşturmasını istemiyor. İran’da da Maliki’ye destek verildiği açık; Tahran Mukteda Sadr’ı Maliki’yi desteklemeye ikna etmek için Şii liderle yakınlığını kullandı.</p>
<p><strong>Lübnan’a benzeyebilir </strong><br />
ABD’nin de, Irak’ın komşularının talepleriyle fazla çelişmeyen bir çözümü vardı. Washington, Irak’ın bölünmesi projesinin sahibi olan Başkan Yardımcısı Joe Biden’ı birçok kez Bağdat’a gönderdi. Biden, Ulusal Güvenlik Konseyi’nin yetkilerinin genişletilmesi ve Allavi’nin geniş yetkilerle bu konseyin başına getirilmesi karşılığında Maliki’nin başbakan olmasını önerdi. Yani Washington da Irak’ta ulusal ortaklık hükümetini destekliyor. Maliki’nin de Allavi’nin de ABD’yle iyi ilişkileri var. Maliki Washington’la stratejik güvenlik anlaşması imzalamıştı. Allavi de ABD’nin ‘sivil’ valisi Paul Bremer’in döneminde başbakandı. Kendisi laik ve liberal olarak niteleniyor.<br />
Irak’ta nihayet bir hükümet kurulacak ve katkıda bulunan her ülkenin bu hükümette bir payı olacak. Belki de bu ülkelerin her biri, Lübnan’daki gibi siyaseti tıkayan üçte birlik paylara sahip olacak. Gerçekten de Lübnan Ortadoğu’da demokrasi için eşsiz bir model değil mi? (Londra’da Arapça yayımlanan Hayat gazetesi, 23 Ekim 2010)</p>
<img src="http://www.beyazrenkler.com/?ak_action=api_record_view&id=130&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.beyazrenkler.com/2010/10/27/irak-halkinin-soz-hakki-yok/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye’nin ulusal füze projesi de masada</title>
		<link>http://www.beyazrenkler.com/2010/10/16/turkiye%e2%80%99nin-ulusal-fuze-projesi-de-masada/</link>
		<comments>http://www.beyazrenkler.com/2010/10/16/turkiye%e2%80%99nin-ulusal-fuze-projesi-de-masada/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 16 Oct 2010 17:59:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ruindil</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.beyazrenkler.com/?p=126</guid>
		<description><![CDATA[ABD’nin önderliğinde geliştirilen ve NATO ittifakının, kasım ayında onaylaması beklenen, ‘Füze Kalkanı Projesi’, Ankara’yı, yakın müttefikleri ABD ve İran’ın arasında bıraktı. Ankara, hem NATO ve ABD’nin önerilerini geri çevirmeyeceği hem de İran ya da bir başka ülkenin hedefi haline gelmeyeceği ince bir pazarlık yürütüyor.
Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün, dün yaptığı açıklama ise, Türkiye’nin ulusal füze [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>ABD’nin önderliğinde geliştirilen ve NATO ittifakının, kasım ayında onaylaması beklenen, ‘Füze Kalkanı Projesi’, Ankara’yı, yakın müttefikleri ABD ve İran’ın arasında bıraktı. Ankara, hem NATO ve ABD’nin önerilerini geri çevirmeyeceği hem de İran ya da bir başka ülkenin hedefi haline gelmeyeceği ince bir pazarlık yürütüyor.</p>
<p>Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün, dün yaptığı açıklama ise, Türkiye’nin ulusal füze sistemi projesini, NATO’nun ‘Füze Kalkanı Projesi’ pazarlıklarına dahil ettiğini ortaya koydu.</p>
<p>Gönül, dün gazetecilerin soruları üzerine, Türkiye’nin projeyle ilgili önem verdiği hususlardan birinin de, “Mevcut füze sistemini nasıl etkileyeceği, maliyet bakımından nasıl fayda sağlayacağı” olduğunu söyledi.</p>
<h4>Türkiye’nin ulusal füze sistemi</h4>
<p>İhale süreci devam eden projeye göre Türkiye, 4 milyar dolar olarak hesaplanan 12 uzun menzilli hava savunma füze sistemi satın almak istiyor. Bu ihalede Çin, Fransız ve Rus firmalarının yanı sıra Amerikan Lockheed Martin ve Raytheon firmaları, Patriot 2 ve Patriot 3 füzelerinin karışımı bir sistemle yarışıyor. Türkiye Füze Kalkanı çerçevesinde radarların topraklarında konuşlanmasına izin verirse, ulusal füze sistemi projesinin maliyeti de düşebilecek. Füze Kalkanı sisteminin Türkiye’nin de aralarında olduğu bazı Avrupa ülkelerine yerleştirilmesi maliyetinin önemli bir bölümünü ABD karşılayacak. NATO ülkelerinin sisteme bağlanmasının maliyeti 10 yılda ödenmek üzere yaklaşık 200 milyon dolar olarak hesaplanıyor.</p>
<h4>Türkiye kilit konumda</h4>
<p>İttifakta kararlar oybirliğiyle alındığı için Türkiye’nin getirdiği önerilerin kabul edilmemesi Füze Kalkanı Projesi’nin uygulanmasını zorlaştırabilecek. Bu nedenle de Türkiye, ittifakın Füze Kalkanı Projesi’ni de içine alan yeni konseptinin kabulünde kilit rol oynuyor. Diğer yandan Türkiye’nin İran’ı karşısına almayacak formülü de ittifaka kabul ettirmesi gerekiyor.</p>
<h4>Rusya ikna edilmedi</h4>
<p>Önceki gün Brüksel’de yapılan NATO zirvesi sırasında Vecdi Gönül ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Amerikalı mevkidaşları Robert Gates ve Hillary Clinton’la görüşerek, Ankara’nın Füze Kalkanı Projesi çerçevesinde radarlara ev sahipliği yapması üzerinde durdular. Çözülemeyen tek sorun olarak radarların nereye yerleştirileceği konusu kaldı. Türkiye projeye dahil olmazsa, ABD’nin radarları yerleştirmeyi düşündüğü alternatif ülkelerden biri de Bulgaristan.</p>
<p>Diğer yandan NATO, Füze Kalkanı Projesi’ne davet ettiği Rusya’dan henüz bir yanıt almadı.</p>
<p>Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, dün gazetecilerin sorularını yanıtlarken, Füze Kalkanı Projesi’yle ilgili konunun karşılıklı müzakere edildiğini belirterek, “Bunu çekince şeklinde değil, müzakerenin şartları olarak mütalaa etmek lazım” dedi. Vecdi Gönül, Füze Kalkanı Projesi’nin Türkiye’ye kurulup kurulmayacağının henüz belli olmadığını belirterek, NATO’nun hiçbir ülkeyi hedef alan bir teşkilat olmadığını söyledi.</p>
<h4>Güneydoğu’yu içersin</h4>
<p>Diplomatik kaynaklara göre Türkiye, Füze Kalkanı Projesi’nde, tehdit olarak algılanan ülkelerin ne ölçüde bu kapsama girdiğinin de net bir şekilde ortaya konmasını istiyor. Türkiye ancak koşullarının yerine getirilmesi halinde NATO bünyesinde kurulmak istenen sisteme sıcak bakıyor.</p>
<p>Diğer yandan Türkiye’nin NATO’dan, anti balistik füze sisteminin İran ile sınırının olduğu Güneydoğu bölgesini kapsaması için de güvence istediği belirtiliyor.</p>
<h3 style="font-size: 13pt; color: #000000; text-align: left;"><span style="text-decoration: underline;">Gönül: İsrail odası yok</span></h3>
<p>Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Sosyal Güvenlik Kurumu’nda, TSK personelinin Genel Sağlık Sigortası kapsamına alınmasına ilişkin protokol imza töreninin ardından gazetecilerin sorularını yanıtladı.</p>
<p>Bir gazetecinin Yüksek Askerî Şûra’da ihraç edilen bin 700 askerin uyum yasası beklediğini ifade ederek, bu konu ile ilgili Milli Savunma Bakanlığı’nın bir çalışma yapıp yapmadığını sorması üzerine Gönül, uyum yasalarının Başbakanlıkça hazırlandığını, kendilerinin de katkıda bulunduğunu belirtti.</p>
<h4>Tek tip askerlik</h4>
<p>Tek tip askerlik konusundaki soru üzerine de Gönül, bu konudaki çalışmaların devam ettiğini bildirdi. Gönül, konuyla ilgili Genelkurmay Başkanlığınca Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a verilecek brifingin tarihinin belli olup olmadığı sorusuna da Genelkurmay’ın Başbakan’a müsait olduğunda brifingi arz edeceği yanıtını verdi.</p>
<h4>İsrail odası</h4>
<p>Bir milletvekilinin, Genelkurmay’da “İsrail odası” olduğu konusunda bir sorusu bulunduğunu da hatırlatan Gönül, Genelkurmay’da “İsrail odası” diye bir oda bulunmadığını kaydetti.</p>
<p>Milli Savunma Bakanı Gönül, “Genelkurmay’ın İsrail ile ilgili herhangi bir elektronik istihbarat, herhangi bir özel, tek İsrail’e mahsus teşkilatı da yoktur. Vaktiyle bunlar gizlilik taşıyan bilgiler olduğu için kısa cevap verilmişti. Şimdi bunu açıkça söylemekte fayda görüyorum” dedi.</p>
<h3 style="font-size: 13pt; color: #000000; text-align: left;"><span style="text-decoration: underline;">ABD: Türkiye’ye baskı yapmadık</span></h3>
<p>ABD Savunma Bakanı Robert Gates, ABD’nin Avrupa’ya kurmayı planladığı füze savunma sistemi için Türkiye’ye baskı yapmadıklarını ve bu konuyu görüşmeye devam ettiklerini söyledi.</p>
<p>Gates, NATO dışişleri ve savunma bakanları toplantısının ardından bir gazetecinin konuyla ilgili sorusu üzerine Türk meslektaşlarıyla füze savunması dahil birçok konuyu tartıştıklarını belirtti.</p>
<p>Gates, “Bu konuda (Füze savunması sistemi) Türklere baskı uygulamadığımızı, müttefiklerimizden biriyle devam eden görüşmeler yaptığımızı söyleyebilirim” dedi.</p>
<p>NATO’nun 19-20 Kasım’daki Lizbon zirvesinde onaylanacak yeni stratejik konseptinin de ele alındığı söz konusu görüşmede, bu konuda iki ülke arasındaki diyalogun sürmesinin faydalı olacağı kabul edildi. Yaklaşık yarım saat süren 4’lü görüşmede Irak, Lübnan ve Balkanlar’daki son gelişmeler de ele alındı.</p>
<img src="http://www.beyazrenkler.com/?ak_action=api_record_view&id=126&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.beyazrenkler.com/2010/10/16/turkiye%e2%80%99nin-ulusal-fuze-projesi-de-masada/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sana ne? / Ahmet Altan</title>
		<link>http://www.beyazrenkler.com/2010/10/16/sana-ne-ahmet-altan/</link>
		<comments>http://www.beyazrenkler.com/2010/10/16/sana-ne-ahmet-altan/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 16 Oct 2010 17:21:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ruindil</dc:creator>
				<category><![CDATA[Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Köşe Yazıları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.beyazrenkler.com/?p=123</guid>
		<description><![CDATA[Galiba beni en çok öfkelendiren tavır, güçlülerin güçsüzler karşısındaki o aldırmaz ve insafsız küstahlığı.
Kılıçdaroğlu’nun, Hürriyet gazetesinde Fatih Çekirge’yle yapmış olduğu konuşmayı okuduğumda da aynı öfkeyi hissettim.
Başörtüsü ile türbanın farkını anlatıyordu.
Saçı tümden örterse “türban” olurmuş, saçın bir kısmı gözükürse “başörtüsü” olurmuş falan filan&#8230;
Bu adam altmış yaşını geçmiş.
Koskoca bir partinin başkanı olmuş.
Zihinsel gündemini bu laflar mı oluşturur böyle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Galiba beni en çok öfkelendiren tavır, güçlülerin güçsüzler karşısındaki o aldırmaz ve insafsız küstahlığı.</p>
<p>Kılıçdaroğlu’nun, <em>Hürriyet</em> gazetesinde Fatih Çekirge’yle yapmış olduğu konuşmayı okuduğumda da aynı öfkeyi hissettim.</p>
<p>Başörtüsü ile türbanın farkını anlatıyordu.</p>
<p>Saçı tümden örterse “türban” olurmuş, saçın bir kısmı gözükürse “başörtüsü” olurmuş falan filan&#8230;</p>
<p>Bu adam altmış yaşını geçmiş.</p>
<p>Koskoca bir partinin başkanı olmuş.</p>
<p>Zihinsel gündemini bu laflar mı oluşturur böyle birinin?</p>
<p>Çekirge diyor ki, Anayasa tartışmalarını bu fark belirleyecekmiş.</p>
<p>Yani, üniversiteye giden kızın saçı gözükecek mi gözükmeyecek mi?</p>
<p>Buna öfkelenmemek mümkün mü?</p>
<p>Sana ne kardeşim?</p>
<p>İster saçını açar, ister açmaz, sana ne?</p>
<p>İnsanların saçına başına karışma hakkını kim kime verebilir?</p>
<p>Orduna, polisine, mahkemene, anayasana, her neyineyse işte, ona güvenip insanların yaşama biçimine karışmaktan, onlara müdahale etmekten, “şunu giyemezsin, bunu yapamazsın” demekten daha zorba, daha küstah bir tavır olabilir mi?</p>
<p>Bu nasıl bir küstahlık?</p>
<p>Yeryüzünün her yanında üniversiteler dünyanın en özgür yeridir, gençler istedikleri gibi giyinirler, istedikleri gibi fikirlerini söylerler, partiler yaparlar, üniversite kampusunun etrafındaki lokantalarda canları isterse içki içerler, evlerinde, odalarında sevişirler, ibadet ederler, en saçma konuları bile istedikleri gibi tartışırlar, kızlar isterlerse şortlarını giyer sabah koşularına çıkar, isterlerse başlarını bağlar ibadethaneye giderler.</p>
<p>Onların nasıl yaşadığıyla, nasıl giyindiğiyle, nasıl düşündüğüyle ilgilenmez kimse.</p>
<p>Onların nasıl çalıştığıyla, derslerini ne kadar bildiğiyle, ne kadar yaratıcı olduğuyla ilgilenir hocalar.</p>
<p>Üniversitelerde çocukların özgürlüklerine müdahale etmezler, aksine onlara özgürlüğü öğretirler, özgürce düşünebilmelerini sağlarlar, özgürlüğün kapısını ardına kadar açarlar.</p>
<p>Onların zihinsel gelişmeleri ve özgürlükleri engellenmesin diye hocalar onların en saçma fikirlerini bile ciddiyetle dinler, zaman zaman zirzopluklarına gülüp geçerler.</p>
<p>Üniversite öyle bir yerdir.</p>
<p>Çocukların nasıl giyindiklerine karışılan bir yer değildir.</p>
<p>“Dediğimi yapmazsan seni burada okutmam” diyerek zorbalık yapılan bir yerden özgür düşünceli insanlar çıkabilir mi?</p>
<p>Burası zorba bir ülke.</p>
<p>Küstah bir yönetim var burada.</p>
<p>Herkese, her şeye karışıyorlar.</p>
<p>Sadece üniversiteli kızların başörtüsüne değil, Alevi çocukların derslerine, Kürtlerin anadiline, dindarların ibadetine de karışıyorlar.</p>
<p>Her şeyi devlet kendi belirlemek istiyor.</p>
<p>Zorbalık budur işte.</p>
<p>Küstahlık budur.</p>
<p>Halkın hiçbir kesimi bu ülkede özgür değildir.</p>
<p>Devleti yönetenler her türlü saçmalığı yapabilirler buna karşılık.</p>
<p>Arapça “seçmeli ders” olabilir ama Kürtçe seçmeli ders olamaz.</p>
<p>Niye?</p>
<p>Başörtülü kız üniversiteye giremez.</p>
<p>Niye?</p>
<p>Alevi’nin ibadethanesine ibadethane denilemez.</p>
<p>Niye?</p>
<p>Yasaklar devletin içinde olmalı, devlet görevlilerinin cinayet işlemesi, darbe hazırlaması, çete kurması, yolsuzluk yapması, hukukun dışına çıkması yasaklanmalıyken, bunları serbest bırakıp halkın hayatına karışmış devlet burada.</p>
<p>Ve, buna inatla devam etmek istiyor.</p>
<p>Bu zorbalık sizi öfkelendirmiyor mu?</p>
<p>Güçlünün küstahlığı sizi kızdırmıyor mu?</p>
<p>Koca koca adamların “kızların saçının ne kadarı görünsün” diye tartışması size saçmalığın zirvelerinden biri olarak gözükmüyor mu?</p>
<p>Kız çocuklarını bir “saçmalığa” kurban etmek tepenizi attırmıyor mu?</p>
<p>Bu ülkedeki herkes, fikrinde, inancında, giyiminde, eğitiminde, özel yaşamında özgür olma hakkına sahiptir.</p>
<p>Yeter bu kadar zorbalık, yeter bu kadar saçmalık.</p>
<p>Ezilenler, birbirlerine uygulanan yasakları desteklemek yerine artık bu yasakların tümüne hep birlikte karşı çıkıp, var güçleriyle Ankara’ya haykırmalılar:</p>
<p>Sana ne benim inancımdan, düşüncemden, dilimden, giyimimden?</p>
<p>Sana ne?</p>
<p><strong><br />
ahmetaltan111@gmail.com</strong></p>
<img src="http://www.beyazrenkler.com/?ak_action=api_record_view&id=123&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.beyazrenkler.com/2010/10/16/sana-ne-ahmet-altan/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Marksizmin Tanımladığı İşçi Devleti Bürokrasisiz Bir Devlettir</title>
		<link>http://www.beyazrenkler.com/2010/05/25/marksizmin-tanimladigi-isci-devleti-burokrasisiz-bir-devlettir/</link>
		<comments>http://www.beyazrenkler.com/2010/05/25/marksizmin-tanimladigi-isci-devleti-burokrasisiz-bir-devlettir/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 26 May 2010 00:57:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>ruindil</dc:creator>
				<category><![CDATA[Özel Dosyalar]]></category>
		<category><![CDATA[marksizm]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.beyazrenkler.com/?p=117</guid>
		<description><![CDATA[Marksizmin Tanımladığı İşçi Devleti Bürokrasisiz Bir Devlettir
Elif Çağlı

Sömürücü azınlığın sömürülen çoğunluk üzerindeki egemenliğine dayanan burjuva devlet, bu özelliği nedeniyle, devlet işlerinin organizasyonunda pahalı ve karmaşık bir aygıtın varlığını zorunlu kılar. Burjuva devlet, kamu işlerinin yürütümünde uzmanlaşmış, uzmanlığı süreklilik arz eden ve burjuva arpalık­lardan beslenen ayrıcalıklı bir bürokratlar güruhunu içerir. Kamu işlerinin yürütümü, burjuva düzenin çıkarlarını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2>Marksizmin Tanımladığı İşçi Devleti Bürokrasisiz Bir Devlettir</h2>
<p>Elif Çağlı</p>
<p><img class="size-medium wp-image-118 alignnone" title="che" src="http://www.beyazrenkler.com/wp-content/uploads/2010/05/che1-300x300.jpg" alt="che" width="300" height="300" /></p>
<p>Sömürücü azınlığın sömürülen çoğunluk üzerindeki egemenliğine dayanan burjuva devlet, bu özelliği nedeniyle, devlet işlerinin organizasyonunda pahalı ve karmaşık bir aygıtın varlığını zorunlu kılar. Burjuva devlet, kamu işlerinin yürütümünde uzmanlaşmış, uzmanlığı süreklilik arz eden ve burjuva arpalık­lardan beslenen ayrıcalıklı bir bürokratlar güruhunu içerir. Kamu işlerinin yürütümü, burjuva düzenin çıkarlarını kollayan, yukardan aşağıya hiyerarşik bir piramit biçiminde örgütlenmiş daimi bürokratik kurumlara (devlet aygıtlarına) aittir. Kısacası, kapitalist toplumda devlet, bürokratik aygıtlardan oluşan bir devlettir.</p>
<p>Oysa işçi devletinde, kamu işlerinin organizasyonu ve yürütümü kökten farklı olmak durumundadır. Bu tarihsel farklılığın en ayırt edici göstergesi, işçi devletinin bürokrasisiz bir devlet olması, yani işçi sınıfının kendisini doğrudan demokrasi olarak örgütlemesidir. Bu özellik, işçi devletinin ana karakteristiği, olmazsa olmaz koşuludur; Marx’ın Paris Komünü deneyiminden hareketle sıraladığı önlemler, yalnızca eski bürokratik-askeri devlet aygıtını yıkmaya değil, yıkılanın yerine “eski çirkefe dönüşü engelleyecek” bir aygıtın geçirilebilmesine yöneliktir.</p>
<p>Marx, devrimi gerçekleştiren proletaryanın kendi içinde bürokratik-hiyerarşik tarzda bir bölünmenin doğmaması ve proletaryanın bu kez de kendi içinden çıkardığı “yeni efendiler”in yönetimi altına girerek iktidarı yitirmemesi için, Paris Komünü tipinde önlemleri zorunlu görmektedir. Bir işçi devleti, işçi devleti olabilmek ve öyle kalabilmek için, bürokrasisiz, sürekli ordusuz, “daha baştan sönmeye yüz tutmuş bir devlet”, yani komün tipi bir “devlet” olmak zorundadır.</p>
<p>Kapitalizmden devralınan sınıflı toplum yapısını, sınıfsız topluma doğru kökten toplumsal dönüşüme uğratacak olan proletarya diktatörlüğü döneminde yöneten-yönetilen sınıf ayrımı ortadan kalkmış mı olacaktır? Kuşkusuz hayır. Çünkü proleter devrimi ile işçi sınıfının iktidara gelmesi, burjuva devletin parçalanması, burjuvazinin yöneten sınıf olma konumuna son verirken, işçi sınıfını toplumsal konumlanmada “yöneten” sınıf pozisyonuna yükseltir. Geçiş dönemi, kapitalizmi dünya ölçeğinde tasfiye göreviyle yükümlü keskin bir sınıf savaşımı dönemidir. Buna bağlı olarak, proletarya diktatörlüğü tipinde bir devlete duyulan mutlak gereksinim, yöneten-yönetilen sınıf ayrımının ortadan kalkmadığını, fakat proletaryanın yöneten sınıf konumuna yükselmesiyle, bu ayrımın niteliksel bir değişime uğradığını gösterir.</p>
<p>Öte yandan, işçi sınıfı ancak Paris Komünü önlemlerindeki öze uygun bir iktidar yapılanmasını sağlayabilirse yönetici sınıf olma konumunu sürdürebilir. Pratikte bunun mümkün olabilmesinin, sadece insanların istemine bağlı olmayan ve proleter devrimin bir dünya devrimi oluşuyla derinden bağlı koşulları vardır. Örneğin, devrimin geri ülkelerde tecrit olmaması ve dünya kapitalist sisteminin egemenliğine esaslı darbeler indirerek ilerlemesi gerekli bir koşuldur. Aksi halde, geri bir ekonomik ve kültürel temel üzerinde yalnızca üretim araçlarının devletleştirilmesiyle, proletaryanın dünya burjuvazisine karşı koyabilecek bir egemen güç konumuna yükselebilmesi olanaklı değildir.</p>
<p>İşçi devletinde de bürokrasiye duyulan gereksinimin devam edeceği savı, doğru bir sav mıdır?</p>
<p>Toplumsal yaşamda kafa-kol emeği arasındaki ayrım varlığını sürdürdükçe, bu ayrım egemen sınıf içinde de zihinsel iş-maddi iş arasındaki bölünme biçiminde yansımasını bulur. Fakat bu durum, özel mülkiyete dayanan sınıflı toplumlarda mülk sahiplerini egemen bir sınıf olmaktan çıkarmaz; onun toplumsal konumlanmada yönetici sınıf olma pozisyonunu değişikliğe uğratmaz. Marx ve Engels bu konuya şöyle değinirler:</p>
<p>İşbölümü, egemen sınıf içinde de, zihinsel iş ile maddi iş arasındaki bölünme biçiminde kendini gösterir, öyle ki, bu aynı sınıfın içerisinde iki ayrı bireyler kategorisi olacaktır.…</p>
<p>Bu sınıfın içerisindeki bu bölünme, hatta, mevcut bu iki kesimin belli bir karşıtlığıyla ve belli bir düşmanlığıyla sonuçlanabilir. Ama, bu sınıfın bütünüyle tehdit altında bulunduğu bir çatışma çıkageldi mi, bu karşıtlık kendiliğinden düşerken, egemen fikirlerin egemen sınıfın fikirleri olmayacağı, bu fikirlerin bu sınıfın iktidarından ayrı bir iktidara sahip olacakları kuruntusunun da uçup gittiği görülür.<a href="http://www.beyazrenkler.com/marksizmin_tanimladigi_isci_devleti_burokrasisiz_bir_devlettir.htm#_edn1">[1]</a></p>
<p>Kapitalist toplumda egemen sınıf olan burjuvazinin içinde, <em>maddi iş-zihinsel iş</em> ayrımı temelinde, devlet yönetimi işinde uzmanlaşmış bir üst yönetici kesim yer alır. Burjuva ideologları, politikacıları, yazarları, sivil-asker yüksek devlet yöneticileri, yüksek düzeyde uzmanlar, idareciler vb. gibi, burjuva devletinin varlığını şu ya da bu politikalarla sürdürmeye kafa yoran burjuva kesimle, bizzat kapitalist ekonomik işleyişin sürdürülmesini sağlayan burjuva kesim birbirinden ayırt edilebilir. Kısacası, modern kapitalist toplumda devlet işleri, burjuva sınıfının tümü tarafından ve doğrudan değil, bu alanda uzmanlaşmış pahalı ve kompleks bir bürokratik örgütlenme temelinde yürütülür.</p>
<p>Bazı Marksistler buradan hareketle, işçi devletinin de modern çağa ilişkin bir devlet olması nedeniyle devlet işlerinin yürütümünde bürokrasiye duyulan gereksinimin devam edeceğini ve bu nedenle istense de bürokrasinin ortadan kaldırılamayacağını ileri sürüyorlar.</p>
<p>Oysa böyle bir sav, Marksizmin işçi devleti konusundaki kavrayışıyla çeliş­mektedir. Bu yanlış kavrayışın kaynağında ise, bürokrasi olgusunun yanlış yorumlanması yatmaktadır. Burada, seçilmiş kamu görevlisi çalıştırma gerek­sinimi ile, <em>bir örgütlenme tarzı olan bürokrasi</em> birbirine karıştırılmaktadır. Kamu işlerinin yürütümünde memur, uzman vb. çalıştırılması ile, kamu işlerinin yürütümünün yukarıdan aşağıya hiyerarşik otoriteye dayanan piramit biçiminde örgütlenmesini anlatan <em>bürokrasi</em> kavramı aynı şey değildir. Marksizmin, “bürokrasinin kaldırılması”, “bürokrasisiz bir devlet” kavramıyla kastettiği şey, görevli ve uzman gereksiniminin son bulması değil, kamu işlerinin bürokratik tarzda örgütlenmesine son verilmesidir.</p>
<p>O nedenle, sınıf ayrımı devam ettiği sürece, görevli memur, uzman gereksiniminin devam edeceği doğrudur; ama bundan, kafa-kol emeği ayrımı ortadan kaldırılıncaya dek bürokrasinin (yani bürokratik tarzda örgütlenmenin) devam edeceği sonucuna varmak, işçi sınıfının hiçbir zaman egemen olamayacağını, yönetemeyeceğini ve memurları, uzmanları kendi yönetimi altına alamayacağını, kısacası, bürokratik olmayan bir tarzda örgütlenmeyi başaramayacağını iddia et­mek anlamına gelir.</p>
<p>Proletarya diktatörlüğü döneminde, kaynağını kafa-kol emeği arasındaki ayrımın devam etmesinden alan ve işçi sınıfı içinde maddi iş-zihinsel iş ayrımı biçiminde vücut bulan bir durum henüz nesnel olarak varlığını sürdürüyor olsa da, önemli olan bu durum nedeniyle işçi sınıfının egemenliğini yitirmeyeceği tipten bir devletin var edilebilmesidir. Burada kilit sorun zaten devlet sorunudur. Çünkü özel mülkiyete dayanan sınıflı toplumda, egemen sınıf içindeki maddi iş-zihinsel iş ayrımı, aynı sınıf içindeki iki ayrı kesim arasında çatışmalara yol açsa da, son tahlilde egemen olan kesim, üretim araçlarının mülkiyetini tekelinde tutan, yani ekonomik açıdan egemen olan kesimdir. Bu nedenle de, kapitalist toplumda burjuva devletin, devlet işlerinin yürütümünde ihtisaslaşmış bürokrasiye, bürokratik bir aygıta dayanması, burjuvazinin egemen ve yönetici sınıf konumunu değişikliğe uğratmaz.</p>
<p>Oysaki devlet mülkiyetine dayanan proletarya diktatörlüğü döneminde devlet, bir yarı-devlet, bürokrasisiz bir devlet olmak zorundadır. Eğer ki, pratikte bu zorunluluk yerine getirilememiş ve ortaya bürokrasili bir devlet çıkmış ise, bu koşul altında mülkiyet devlete, devlet de bürokrasiye ait olacaktır. Böylece, devlet mülkiyeti üzerinde tasarruf hakkını elinde tutan bürokrasi, tüm üretimin yönetimini de eline alacağı için, iktisaden de egemen konumda olacaktır. O takdirde işçi sınıfı egemenliğini yitirecek, bürokrasi ise egemen sınıf, yönetici sınıf konumuna yükselecektir.</p>
<p>O halde, proletarya diktatörlüğü döneminde de bürokrasiye gereksinimin devam edeceğini iddia etmek, işçi devletinin burjuva devletinden farklı tipte örgütlenmiş bir devlet olması gereğinden hiçbir şey anlamamak demektir. Modern toplumsal yaşamın örgütlendirilmesinde devletten söz ettiğimiz sürece, bürokrasinin varlığını da kabul etmek zorunda olacağımız savı, devrimci Marksizmin işçi devleti konusundaki perspektifinin “hoş bir hayal”den ibaret olduğunu söylemekle aynı kapıya çıkar. Bu tarz bir mantalite son tahlilde, Marksizmin öngördüğü tipte bir işçi devletinin olanaksızlığı, devrimlerin eninde sonunda bürokratik bir diktatörlüğün kurulması ile sonuçlanacağı şeklindeki bir düşünceye varır.</p>
<p>Proletarya diktatörlüğünün, yani geçiş döneminin özelliği, proletaryanın hem üreten hem de yöneten bir sınıf olarak bu iki kategori arasındaki ayrımı ortadan kaldırmasıdır. Bunun başarılması, toplumda kafa-kol emeği arasındaki ayrımın ortadan kaldırılacağı koşulların yaratılmasına doğru atılmış tarihsel bir adım de­mektir. Çünkü tarihte bu ayrım temelinde gerçekleşen toplumsal işbölümü, üreten sınıf-yöneten sınıf ayrışmasının nedeni olmuştu. Öte yandan, üreten-yöne­ten sınıf ayrımının son bulması ile, kafa-kol emeği arasındaki ayrımın ortadan kalkması arasında tarihsel hareket açısından bir bağıntı olsa da, bunlar özdeş so­runlar değildir. Bu nedenle de farklı tarihsel dönemler itibarıyla çözümlenebilirler.</p>
<p>Kısaca belirtmek gerekirse, üreten sınıf-yöneten sınıf ayrımına son verilmesi, proletarya diktatörlüğünün, yani kapitalizmden komünizme geçiş döneminin sorunudur. Kafa-kol emeği arasındaki işlevsel ayrımın tamamen ortadan kalkması ise, özgür üreticilerin işbölümüne kölece bağımlılıktan kendilerini bütünüyle kurtarabilecekleri bir tarihsel dönemin, yani komünist toplumun sorunudur.</p>
<p>İşçi devletinin yapılanması, devletin burjuva toplumundaki örgütlenişini kökten değiştirmeye, kamu işlerinin olabildiğince yerel sovyetlere devredilip, mümkün olan en ucuz ve en sıradan işlere dönüştürülmesi prensibine dayanır. Bunun yanı sıra, yine de uzmanlık gerektiren bazı işler varlığını sürdürecektir. Ancak, işçi iktidarının esprisi, bu işlerin hiçbir ayrıcalık ve işçi sınıfı üzerinde “efendilik” yaratmaksızın, işçi seçmenlere karşı sıkı sıkıya sorumlu, her an azledilebilir, değiştirilebilir görevliler tarafından yürütümüne dayanır. Eğer proleter devrimin geri bir ülkeye hapsolması durumunda bu hedefleri yaşama geçirebilecek yeterli ekonomik ve kültürel birikimin olmadığından söz ediliyorsa, o takdirde zaten işçi devletinin yaşayabileceği koşulların henüz gerçekleşmediği ifade ediliyor demektir.</p>
<p>Modern çağda bazı işlerin yürütümü için kuşkusuz belirli bir bilgi birikimi, uzmanlaşma gerekiyor. Basitleştirilmesi olanaklı tüm devlet işlerinin sıradan ve her işçinin yapabileceği biçimde dağıtılması prensip olmakla birlikte, yine de bir çırpıda her işin sıradan bir işçiye gördürülebileceğini düşünmek olanaklı değil. Bunun mümkün olabilmesi, toplumun ekonomik ve kültürel düzeyinin yükseltilmesine, iş saatlerinin kısaltılmasına vb. bağlı olarak uzun yılları kapsayacak bir sorundur. Bu açıdan düşündüğümüzde, proleter devrimin geri ülkelere sıkışıp kalmasının, nesnel olarak, işçi devletinin varlığını tehdit eden bir durum yaratacağını unutmamamız gerekiyor. Fakat burada, işçi devletini yıkıma sürükleyen nesnel koşullar altında, yine de bir işçi devletinin nasıl yaşatılacağı biçiminde spekülatif bir mantık yürütmüyoruz. Olması gerekeni tanımlayarak, pratikte yaşananlardan ne gibi sonuçlar çıkarılması gerektiğinin mihenk taşı olacak bir genel perspektif elde etmek istiyoruz. Bu nedenle, tartıştığımız sorun, dünya devriminin ilerleyişi içinde iktidara gelen proletaryanın, yıktığı burjuva devletin yerine bürokrasisiz bir devleti geçirmek zorunda olduğu ve geçirebileceği gerçeğidir.</p>
<p>İşçi devleti açısından sorunun püf noktası, uzmanlaşma gereğinin ortadan kalkmış olup olmaması değil, ihtiyaç duyulan uzmanların nasıl çalıştırılması gerektiği, kamu işlerinin organizasyonunda yönetim ve denetimin kimin elinde olacağıdır. Belirli işler için belirli bir bilgi birikiminin, kamu işlerinin yürütümünde bürokratik uzmanlaşmaya, ayrıcalıklı konumlara yol açması, burjuva toplumunun yapısına uygun bir sonuçtur. İşçi devletinin içeriği ise, bu bilgi birikiminin, bürokratik uzmanlaşmaya ve ayrıcalıklara gerek olmaksızın egemen proletaryanın hizmetine sunulmasını sağlayacak bir örgütlenmeye dayanır. Lenin’in 1917 Şubat devriminin ilerleyişi içinde işaret ettiği hedef, aslında proletarya devriminin ulaşmak zorunda olduğu genel bir hedeftir:</p>
<p>Memurculuğu birdenbire, her yerde ve tamamen ortadan kaldırmak söz konusu edilemez. Bu bir ütopyadır. Ama, giderek tüm memurculuğun ortadan kalkmasını sağlayacak yeni bir yönetim makinesinin vakit geçirmeksizin kurulmasına başlamak için, eski yönetim makinesini hemen kırmak bir ütopya değil, Komün deneyinin ta kendisi, devrimci proletaryanın geciktirilemez, ivedi görevinin ta kendisidir.</p>
<p>Biz işçiler, kapitalizm tarafından daha önce yaratılmış bulunan şeyi hareket noktası alıp, kendi işçi deneyimize dayanarak, sert bir disiplin, silahlı işçilerin devlet iktidarı tarafından korunan demirden bir disiplin kurarak büyük üretimi, biz kendimiz örgütleyeceğiz; devlet memurlarını (elbette her tür ve her düzeydeki uzmanları yerinde tutacak), direktiflerimizin basit uygulayıcıları rolüne, sorumlu, geri alınması olanaklı ve mütevazı bir para alan “sürveyan ve muhasebeciler” durumuna indirgeyeceğiz: İşte bizim proleterce görevimiz budur; işte proleter devrimini yaparken kendisinden başlanması olanaklı ve kendisinden başlanması gereken şey budur. Büyük üretim temeline dayanan bu ilk önlemler, kendiliğinden, tüm memurculuğun giderek “yok olması”na; gitgide basitleşen sürveyans (gözetim) ve muhasebe görevlerinin, zamanla bir alışkanlık durumuna gelerek, ve en sonu özel bir kategorideki bireylerin özel görevleri olarak ortadan kalkmak üzere, bunların sırayla herkes tarafından yapılacağı bir düzenin, tırnak içinde olmayan ve ücretli köleliğe hiç benzemeyen bir düzenin giderek kurulmasına götürecektir.<a href="http://www.beyazrenkler.com/marksizmin_tanimladigi_isci_devleti_burokrasisiz_bir_devlettir.htm#_edn2">[2]</a></p>
<p>Kısacası, işçi devleti burjuva devlet gibi bürokratik tarzda örgütlenemez; örgütlenirse o işçi devleti olamaz. Diğer yandan, egemen proletaryanın kendi işlerinin yürütümü için “kapitalist bir işveren gibi” uzman ve memur çalış­tırması, bunları denetlemesi mümkün olduğu sürece ayrıcalıklı bir bürokrasinin ya da yönetici bir elitin doğmasına neden olamaz. İşçi devletindeki demokratik merkeziyetçiliğin ayırt edici yönü, bürokratik bir örgütlenmeye karşıt oluşudur. Lenin’in belirttiği gibi:</p>
<p>Burjuvazi feodal + mutlak monarşiden “bürokratik-askeri” devlet mekaniz­masını devraldı ve onu geliştirdi. Oportünistler (özellikle 1914-1917 arasında) onunla bütünleştiler (gelişmiş ülkelerde bir çığır olarak emperyalizm, genellikle bu mekanizmayı olağanüstü derecede güçlendirdi). Proletarya ihtilalinin görevi: bu mekanizmayı “parçalamak”, kırmak ve onu mahalli bölgelerde en kusursuz özerk idareler ile, merkezde ise, silahlanmış proletaryanın doğrudan iktidarı (proletarya diktatörlüğü) ile değiştirmektir.</p>
<p>Mahalli idareler nasıl birleşecek, birbirine bağlanacaklardır? Hiçbir şekilde diyor anarşistler. Bürokrat ve asker zümre vasıtasıyla diyor (ve yapıyor da) burjuvazi. Silahlı işçilerin birliği ve örgütlenmesi ile (“İşçi vekilleri sovyet­leri”!) diyor Marksizm.<a href="http://www.beyazrenkler.com/marksizmin_tanimladigi_isci_devleti_burokrasisiz_bir_devlettir.htm#_edn3">[3]</a></p>
<p>Demek ki modern devlette merkeziyetçiliğin zorunluluğu noktasından hareketle, işçi devletinin de bürokrasisiz edemeyeceği biçiminde bir sonuca çıkmak, Marksizmin işçi devleti konusundaki temel perspektifiyle çelişiyor. Fakat kökü Stalinist ideolojiye dayanan düşünce çeşitlemeleri, bürokratik diktatörlükleri aklamak için Marksizmi çarpıtıyorlar. Özetle, “elbette bürokrasi olacaktır, olmalıdır” demeye getiriyorlar. Bunların sözümona bürokratizm eleştirisi diye ileri sürdüğü fikirler de yine bürokrasinin gerekliliği noktasından hareket etmekte ve “iyi bürokrasi”, “kötü bürokrasi” gibisinden idealist kategorilerle sorunu hafife indirgeyip, netice olarak genelde bürokrasinin varlığını aklamaktadır.</p>
<p>Öte yandan, bürokratik diktatörlüklerin işçi sınıfının mücadelesiyle yıkılması gereğini kabul eder görünmekle birlikte Stalinizmin egemenliği altındaki Sovyetler Birliği’ni ya da benzerlerini veri kabul edip “yine de bürokrasi olacaktır” görüşünü savunanlar da var. Ama bu tür bir düşünce tarzı, aslında kendini kısır bir döngüye hapsetmek anlamına gelmez mi?</p>
<p>Burada, işçi devletinde bürokrasinin gerekliliğini savunan “Marksistler”le Lenin’in yürüttüğü polemikten bazı önemli kesitleri hatırlamak yararlı olacak. Proletaryanın, devrimden sonra bürokratik bir örgütlenmeden vazgeçemeyeceğini iddia eden Kautsky’yi şöyle eleştiriyordu Lenin:<a href="http://www.beyazrenkler.com/marksizmin_tanimladigi_isci_devleti_burokrasisiz_bir_devlettir.htm#_edn4">[4]</a></p>
<p>Kuşku yok ki, sosyalist toplumda, işçi temsilcilerinden kurulu “bir tür parlamento” “çalışma rejimini düzenleyecek ve aygıtın işleyişini denetleyecektir”; ama, işte bu aygıt, “bürokratik” olmayacaktır. İşçiler, siyasal iktidarı ele geçirdikten sonra, eski bürokratik aygıtı parçalayacak, temellerine dek yıkacak, onda taş üstünde taş bırakmayacak ve onu işçi ve görevlileri kapsayan yeni bir aygıtla değiştireceklerdir. Bu işçi ve görevlilerin bürokrat durumuna gelmelerini engellemek için, Marx ve Engels tarafından enine boyuna incelenmiş olan önlemler hemen alınacaktır: 1) Her işe seçimle gelme, ama her an görevden geri alınabilme; 2) İşçinin aldığından yüksek olmayan bir ücret; 3) Herkesin denetim ve gözetim işlerini yapabilmesi, yani herkesin bir zaman için “bürokrat” durumuna gelmesi ve bu yüzden kimsenin “bürokrat” olamaması için gerekli önlemlerin hemen alınması.<a href="http://www.beyazrenkler.com/marksizmin_tanimladigi_isci_devleti_burokrasisiz_bir_devlettir.htm#_edn5">[5]</a></p>
<p>Lenin, Kautsky’nin burjuva parlamentarizmi ile proleter demokratizmi arasın­daki temel ayrımı hiç anlamadığını belirtir. Bürokrasinin ortadan kaldırılmasını istemenin çocukça bir düşünce olacağını iddia eden Kautsky, “memurlarıyla birlikte ortadan kaldırılabilecek bakanlık hangisidir?” diye sormaktadır. Lenin’in Kautsky’ye yanıtı şudur:</p>
<p>Proletarya, “yönetim aygıtı”nı ve tüm devlet aygıtını parçalar ve onun yerine silahlı işçiler tarafından oluşturulan bir yenisini koyar. Kautsky, “bakanlıklar” için “dindarca bir saygı” gösteriyor; ama, işçi ve köylü temsilcilerinin egemen ve son derece güçlü Sovyetlerinin yanında ve bu Sovyetlere bağlı, uzmanlardan kurulu komisyonlar, neden bu bakanlıklar yerine geçmesinler?<a href="http://www.beyazrenkler.com/marksizmin_tanimladigi_isci_devleti_burokrasisiz_bir_devlettir.htm#_edn6">[6]</a></p>
<p>Öte yandan Lenin, kamu görevlilerinin burjuva devletin bürokratik mekanizması altında kaçınılmaz olarak bürokratlaşmasıyla, bürokrasisiz işçi devleti altında değişen konumları arasındaki farklılığa dikkat çekmektedir:</p>
<p>Kautsky, kısacası şöyle der: mademki, seçilmiş kamu görevlileri olacak, öyleyse sosyalist rejimde de memurlar ve bir bürokrasi olacaktır! İşte yanlış olan da budur. Marx, Komün örneğiyle göstermiştir ki, kamu görevlileri, sosyalist rejimde, seçimle işbaşına gelmeleri bir yana, ayrıca her an görevden geri alınabildikleri, aylıkları ortalama işçi ücretleri düzeyine indirildiği, ve üstelik, parlamenter kuruluşlar yerine “hareketli”, “aynı zamanda hem yürütücü hem de yasamacı” topluluklar geçtiği ölçüde, “bürokrat” olmaktan, “memur” olmaktan çıkarlar.<a href="http://www.beyazrenkler.com/marksizmin_tanimladigi_isci_devleti_burokrasisiz_bir_devlettir.htm#_edn7">[7]</a></p>
<p>* * *</p>
<p>Marx Paris Komünü için, “ücretli emeğin kurtuluşunun gerçekleşmesini sağlayacak nihayet bulunmuş siyasal biçim” demişti. Komün tipi devlet, işçi devletinin ayırt edici özüdür. Ulusal düzeyde farklı konseyleşme biçimleri olsa da, bunlar değişik isimler taşısa da, işçi devleti bir komünler ya da 1917 Ekim Devrimi ile bulunmuş son şekli ile ifade edecek olursak, sovyetler demokrasisidir. O, mülksüz yığınlar açısından artık baskı ve dayatmanın değil, gerçek bir demokrasinin olmasıyla ayırt edilebilir.</p>
<p>Burjuva diktatörlüğü ile proletarya diktatörlüğü arasındaki ayrım asıl olarak şu özde beliriyor: Burjuva devlet yani burjuvazinin diktatörlüğü, en demokratik biçim altında bile, ekonomik özü itibarıyla ancak sömürücü azınlık için demokratik, sömürülen çoğunluk açısından diktatoryal bir devlettir. Proletarya devleti yani proletarya diktatörlüğü ise, sınıf savaşımının çetin koşulları nedeniyle burjuva güçlere yönelik açık baskıya başvurmak zorunda kaldığında bile (iç savaş dönemi vb.), sömürücü azınlık için diktatoryal, emekçi çoğunluk için demokratik bir devlet olmak zorundadır.</p>
<p>Bu nedenle, işçi demokrasisinin “<em>mazur görülebilir nedenlerle uygulanama­dığı</em>” bir işçi devleti kategorisi icat etmek, işçi devleti hedefinden verilmiş bağışlanmaz bir ödün olacaktır. İç savaş, dış tehdit vb. nedeniyle demokratik özü boşaltılmış biçimde de olsa, proletarya diktatörlüğünün yine de yaşamaya devam edebileceğini ileri süren bir anlayış, proletarya diktatörlüğü ereği yerine, bürokratik diktatörlük gerçeğini ikame eder.</p>
<p>Sovyetler biçiminde örgütlenmiş proletaryanın, hareketli bir temsil sistemini de içeren doğrudan demokrasisi, işçi devletinin olmazsa olmaz koşuludur. İşçi demokrasisi, proletarya diktatörlüğünün biçimlerinden biri değil, ta kendisidir. Bu noktada burjuva devlet yapılanmasından benzetmeler yaparak sonuçlara varmak çok yanlış olur. Sömürücü bir azınlığa dayanan burjuva diktatörlüğünde, burjuva demokrasisi, diktatörlüğün sömürülen kitleler üzerindeki biçimlerinden yalnızca birisidir; burjuvazi iktidarını, parlamenter demokrasi ile hiçbir ilgisi olmayan çıplak diktatörlük ile de yönetebilir. Fakat proletaryanın iktidarda olduğu durumda, işçi sınıfı ve mülksüzler açısından (biçime bağlı olmaksızın) özü itibarıyla gerçek bir demokrasi dönemi açılmıştır; artık onların tepelerine binecek sömürücü, baskıcı diktatoryal bir egemenlik odağı kalmamıştır. İşte proletarya devrimi, demokrasi ve diktatörlük ilişkisinde bu niteliksel değişimi yaratır. Eğer pratikte bazı tarihsel koşullar, olması gerekene oranla muazzam çarpıklıkları ortaya çıkartmışsa, bu durum proletarya diktatörlüğünün biçimine ilişkin bir sorun değil, öze ilişkin bir sorundur. Böyle bir durum, bazı zorunluluklar nedeniyle, proletarya diktatörlüğünün belirli bir tarihsel kesitte işçi demokrasisi olmadan da yaşayabileceğinin değil, tam tersine, bu çarpıklıkları yaratan koşullar ortadan kalkmadıkça proletarya diktatörlüğünün yaşayamayacağının işaretidir.</p>
<p>Proletarya diktatörlüğü, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan emekçiler açısından, devletin kapsamındaki bir daralma (devletten devletsizliğe geçiş devleti, bu anlamda artık bir yarı devlet) ile demokrasinin kapsamındaki muazzam bir genişlemenin (hemen hemen tam demokrasi) diyalektik bütünlüğüdür. Bu bütünlüğün demokrasi yönünü çekip aldınız mı –insan düşüncesinde böyle bir tasarım mümkün görünse bile– geriye kalan, bir yönü aksayan, eksik-topal bir proletarya diktatörlüğü olamaz. Bu durumda ortaya, aslında proletarya diktatörlüğü olmayan, bürokratik diktatörlük niteliğindeki bir toplumsal fenomen çıkar.</p>
<p> </p>
<p align="right"><strong>Elif Çağlı’nın “Marksizmin Işığında” adlı kitabından alınmıştır</strong></p>
<p> </p>
<p> </p>
<hr /> </p>
<p><a href="http://www.beyazrenkler.com/marksizmin_tanimladigi_isci_devleti_burokrasisiz_bir_devlettir.htm#_ednref1">[1]</a> Marx ve Engels,<em> </em>“Alman İdeolojisi”, <em>Seçme Yapıtlar</em>, c.1, Sol Yay., 1976, s.55-56</p>
<p><a href="http://www.beyazrenkler.com/marksizmin_tanimladigi_isci_devleti_burokrasisiz_bir_devlettir.htm#_ednref2">[2]</a> Lenin, <em>Devlet ve İhtilal</em>, Bilim ve Sosyalizm Yay., 1976, s.56 ve 57</p>
<p><a href="http://www.beyazrenkler.com/marksizmin_tanimladigi_isci_devleti_burokrasisiz_bir_devlettir.htm#_ednref3">[3]</a> Lenin, <em>Marksizm Devlet Üzerine</em>, Öncü Yay., 1975, s.22</p>
<p><a href="http://www.beyazrenkler.com/marksizmin_tanimladigi_isci_devleti_burokrasisiz_bir_devlettir.htm#_ednref4">[4]</a> Lenin, burada ve takip eden birkaç alıntıda “sosyalist toplum” kavramını biraz özensizce kullanmıştır. Gerçekte proletarya diktatörlüğü dönemi kastedilmektedir.</p>
<p><a href="http://www.beyazrenkler.com/marksizmin_tanimladigi_isci_devleti_burokrasisiz_bir_devlettir.htm#_ednref5">[5]</a> Lenin,<em> Devlet ve İhtilal</em>, s.122</p>
<p><a href="http://www.beyazrenkler.com/marksizmin_tanimladigi_isci_devleti_burokrasisiz_bir_devlettir.htm#_ednref6">[6]</a> Lenin, <em>age</em>, s.128</p>
<p><a href="http://www.beyazrenkler.com/marksizmin_tanimladigi_isci_devleti_burokrasisiz_bir_devlettir.htm#_ednref7">[7]</a> Lenin, <em>age</em>, s.129</p>
<img src="http://www.beyazrenkler.com/?ak_action=api_record_view&id=117&type=feed" alt="" />]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.beyazrenkler.com/2010/05/25/marksizmin-tanimladigi-isci-devleti-burokrasisiz-bir-devlettir/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

