Thursday, March 11, 2010

Archive for the ‘Araştırmalar’ Kategori için Arşiv

Çiller, CIA’nin ”İstanbul Gülü”ymüş

Posted by ruindil Tarih Temmuz - 15 - 2009

Ergenekon” davasında, sanık avukatlarına dağıtılan CD’lerde, Tansu Çiller’in CIA için “İstanbul’un Gülü” adıyla çalıştığı yer alırken, Tuncay Güney sorgusu da yer aldı.

Ergenekon davasının kilit noktalarından birisi olarak bilinen ve MİT tarafından hazırlanan ’Ergenekon şeması’nın nasıl oluşturulduğuna dair bilgiler mahkemeye verildi. MİT tarafından 6 CD halinde gönderilen belgelerin içinde Tuncay Güney’in sorgusu, Aydınlık dergisindeki haberler ve bazı askeri dosyalar yer alıyor…

Vatan’ın haberine göre, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından görülen Ergenekon davasının en önemli konularından biri de Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) tarafından hazırlanan ’Ergenekon Terör Örgütü Şeması’. Şimdiye kadar çok tartışılan bu konuyla ilgili olarak dün mahkemede önemli bir gelişme yaşandı. Ergenekon Terör Örgütü Şeması’nın oluşturulmasında kullanılan belgelerle ilgili olarak daha önce 6 CD olarak 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmişti. Mahkeme bu belgelerdeki incelemesini dün tamamladı ve bu CD’leri avukatlara dağıttı.

İmzasız mektupla ortaya çıktı

MİT Şeması ve 6 CD 3 Temmuz 2002 tarihinde ortaya çıkmıştı. CD’ler MİT’e, 3 Temmuz 2002 tarihinde kendisini polis olarak tanıtan bir kişi tarafından posta yoluyla isimsiz ve imzasız ihbar mektubu olarak gönderilmişti. 6 adet CD, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 6 Ocak 2009 tarihindeki duruşmada kurumdan istenmişti.

Güney de var Hizbullah da

2002 yılında MİT’in eline geçen ve “Ergenekon Terör Örgütü Şeması” nın oluşmasını sağlayan CD’lerde, Tuncay Güney’in 2001 yılında gözaltına aldığı dönemde İstanbul Emniyet Müdürlüğünde kendisiyle yapılan bir mülakata ilişkin ses kaydı da var. Bu kayıtlarla ilgili daha önce haberler basında yer almıştı. Özellikle bu CD’lerde Güney’in işkence altında ifade verdiği dikkat çekmiş ve bu konu uzun süre basında tartışılmıştı. CD’lerde Aydınlık dergisindeki bazı haberler, Tansu Çiller’in ABD vatandaşlığı, Hizbullah’ın MİT tarafından yönetildiği iddiaları, Kara Kuvvetleri Komutanlığı tarafından 1985 yılında hazırlanan rapor, Veli Küçük hakkında çıkan haberlerin küpürleri, TBMM’deki Susurluk Araştırma Komisyonu tarafından hazırlanan raporun bir kısmına kadar bir çok konu hakkındaki haber metni de yer alıyor.

Bir garip Çiller belgesi!

CD’lerin içinden ilginç bir belge ortaya çıktı. Belgedeki iddiaya göre Çiller, 1967’den beri “İstanbul’un Gülü” kod adıyla CIA için çalışmış. 1999 yılında da gündeme gelen bu iddialara göre, Türkiye’deki bazı siyasetçiler Çiller’in iktidarda olduğu 1993-1996 yılları arasında ABD’deki malvarlığını araştırmak üzere bir hukuk bürosuyla anlaştı. Büro da CAL kod adlı eski bir CIA ajanıyla çalışmaya başladı. CAL, Çiller’i bizzat tanıyan ve Prag’da yaşayan Fish adlı ajana ulaştı. Fish, Frankfurt’taki ABD Üssü’nde verdiği ifadede, Çiller’in 1979’da, “ABD çıkarlarını kollayan yabancı ülke vatandaşlarına Amerikan vatandaşlığını verebileceğini ve bunun gizli tutulacağını” öngören 8 USC 1427 (f) yasasına göre ABD vatandaşı olduğunu söyledi. Çiller’in 1967’den beri “İstanbul’un Gülü” kod adıyla CIA için çalıştığını, özel eğitimden geçirildiğini ve bu dönemde Yale Üniversitesi’nde post-doktora yaptığını da öne sürdü. ABD’li yetkililer, Fish’i bu işin üzerine gitmemesi yönünde uyardı. Tüm bu iddiaların yer verildiği belgede, bir de eski CIA ajanı “Motta Gur”un şu notu yer alıyor: “Fish, evinde çıkan bir yangında hayatını kaybetti, Çiller’in ajanlığına ilişkin belgeler de kayboldu!”

Popularity: 37% [?]

Türkiye Partisi’nin Amblemi ile ilginç İddia

Posted by ruindil Tarih Temmuz - 13 - 2009

AKP’nin önemli isimlerinden Milli Görüş kökenli eski Devlet Bakanı Abdullatif Şener, partinin kuruluşunda ve yönetiminde 6 sene boyunca görev yaptı. 2007 seçimlerinden önce milletvekili adayı olmayan Şener, önce AKP’de ki görevlerinden istifa etti. Ardından yeni bir siyasi oluşum başlattı. Şener geçtiğimiz günlerde siyasi yelpazede merkez sağda bulunan Türkiye Partisi’ni kurdu.

Türkiye Partisi’nin amblemi de Türkiye Haritası üzerinde sıkışan iki el görüntüsü içeriyor. Ancak bu amblem Bülbülderesi Mezarlığı’nda araştırmalar yapan Rüştü Karakaşlı’nın gözünden kaçmadı.

Rüştü Karakaşlı’nın Bülbülderesi Mezarlığı’nda yakaladığı Beller Ailesi’nin mezartaşı ile Türkiye Partisi’nin amblemi birbirinin aynısı. Beller ailesinin mezartaşının oldukça eski olduğu, mezarda en son 2005 yılında ölen Sevinç Er’in yattığı düşünülürse  Türkiye Partisi’nin Bülbülderesi’nde yer alan bu sembolden esinlendiği iddia ediliyor. İşte o amblem ve mezar taşı:

Yahudi Mezarlıkları’nda da var

Konu üzerine çalışma yapan Salim Meriç isimli araştırmacı da amblem ile ilgili bir başka belge üzerine çalışıyor. Meriç’in incelediği fotoğraflardan ilki Newyork,Brooklyn Yahudi mezarlığı’ndan. Mezarlıkta bulunan sembol de Türkiye Partisi’nin amblemi ile neredeyse aynı


Salim Meriç, sembol ile ilgili bilgi de verdi. Meriç Yahudi mistisizminde yer alan bu sembol ile ilgili şöyle söyledi:

Bu işaretin kaynağı Yahudilerin kutsal kitabı sayılan Tevrat’ın uzun açıklaması olan Tora’dır. Aaron’un “Harun” un soyundan gelen Kohenler ellerini özel olarak tanımlamış bir şekilde kaldırarak Yahudi halkını selamlaması emredilmiştir. Eller avuçlar birbirine girecek şekilde sarılır. Tanrı’nın himayesinin o sarılmış eller gibi göründüğünde bile kuvvetli olduğudur. Yahudilerin düşmanlarına karşı Tanrıyla girmiş oldukları anlaşmanın işaretidir. Nitekim Tevrat’ta şöyle belirtmektedir. ‘RAB’bin azarlamasından, Burnundan çıkan güçlü soluktan, Denizin dibi göründü, Yeryüzünün temelleri açığa çıktı. RAB yukarıdan elini uzatıp tuttu, Çıkardı beni derin sulardan. Beni zorlu düşmanımdan, Benden nefret edenlerden kurtardı, Çünkü onlar benden daha güçlüydü. Tevrat – Samuel Bap 22/16,17,18′”

Bakalım bu benzerliğin ardından mezar taşlarının sahipleri Türkiye Partisi’nden telif hakkı isteyecek mi?

Popularity: 35% [?]

Çok kirli işler bunlar..

Posted by ruindil Tarih Temmuz - 12 - 2009

“Deccalî güç ve işbirlikçileri insana “şah” dedi”

Türkiye’de bazı çiftçiler bu riskin farkında olan İngiltere Kraliçesi için, doğal tohumlar ile asla ilaç ve gübre kullanılmayan meyve ve sebzeler yetiştirmekte. Devletimiz de kendi personeli ve aracı ile Kraliçe’ye bilabedel servis vermekte. İngiltere Kraliçesi’ne bilabedel hizmet eden devletimiz, tebaasına doğal gıdayı bile çok görüyor. Demek ki insan haklarından yararlanabilmek için herkesin “kral” olması gerekiyor.

Dünyada ekilebilir tarım alanı 300 milyon hektar iken bugün itibariyle bu alanların yaklaşık yarısında (150 milyon hektar civarında) genetiği değiştirilmiş tarım ekimi yapılıyor. Şimdilik 200 milyar dolar civarında seyreden dünya tohum pazarının hedefi çok daha büyük.

Hali hazırda tarım arazilerini ve çiftçilerini GDO’lu ürünlere kaptıran otuzu aşkın ülke var. Bu ülkeler, büyük oranda GDO’lu tohum pazarının hâkimi Monsanto’nun çağdaş sömürgelerini oluşturuyorlar.

1901′de kurulan ve adı “şeytan şirket”e çıkan Monsanto, 3500′den fazla tohum türünün patentini almış 150′den fazla ülkede faaliyet gösteren bir şirket. Monsanto birçok kişi için bilindik bir isim değilse de, Pfizer İlaç (Pharmacia) veya Cargill (1865) markaları, bu firmayı tanımakta bir referans olacaktır.

Monsanto, tohumdan tarım ilacına, eczacılıktan veterinerliğe kadar onlarca şirketi ile insanlığın geleceğini yönlendiren ve yöneten bir grup… Bu şirket dünyadaki GDO’lu Kanola (kolza)’nın yüzde 59′unun, GDO’lu pamuk ekiminin yüzde 63′ünün, GDO’lu soya ekiminin yüzde 92’sinin ve GDO’lu mısır ekiminin yüzde 97’sinin sahibi konumunda.

Amerikan Gıda ve İlaç Örgütü FDA (Food and Drug Administration)’nın büyük oranda Monsanto grubunun kontrolünde olduğu belirtmekte yarar var. Amerika başta olmak üzere, bir ülkenin kritik görevlerindeki birçok kişinin Monsanto ile ilişkisinin yanı sıra birçok sözde bilimsel çalışmaların da finansmanı, bu ve benzeri şirketlerce karşılanmakta.

Petrol devi Mobil grubunun sahibi, Siyonist John Davit Rockefeller (Rockefeller Vakfı) 1952′de Nüfus Konseyi (Population Council)’ni kurar. Amaç, aile planlaması adı altında gelişmekte olan ülkelerde kısırlaştırmak. Bu alanda oldukça başarılı olduğu bir gerçek. Rockefeller bu başarıyı daha sonra tohum alanına da aktarır.

Geçtiğimiz yıllarda Microsoft’un sahibi Bill Gates (Bill-Melinda Gates Vakfı) de “açları doyurmak ve çiftçilere yardım” gibi masum bir kılıfla; hem tohumları tescil etmek, hem de kısırlaştırma çalışmalarıyla Monsanto, Rockefeller, Pioneer vb. ile -aynı amaç uğruna- yarışa girmiş ve on milyarlarca dolarlık servetini bu alana yatırmış.

Hatırlamak gerekir ki; Mayıs 2009′da bu firmaların patronları Rockefeller’de toplanmış ve ‘dünya nüfusunu nasıl sınırlandırabileceklerini’ konuşmuşlardı.

Tohumcuların amacı ne?

Genetiği değiştirilmiş ürünlerle ilgili ileri sürülen amaç; tarım verimliğini artırmak, daha ekonomik üretim, açları doyurmak ve raf ömrü uzun ürünler üretmek gibi gösterilse de, bunun büyük bir yalan olduğu üstü örtülemez bir gerçeğe dönüşmüştür. GDO’lu ürünlerle bugüne dek verimliliği artırmak şöyle dursun tam aksine bir düşüş yaşanmış, çiftçilerin çoğu açlığa mahkûm edilmiş, tarım alanları tahrip olmuş ve açlar da doyulamamış. Bu ürünleri üretenlerin başardıkları tek şey, ürünün raf ömrünü uzatmak olmuş. Raf ömrünü uzatmayı başarırlarken insan ömrünü kısaltmışlar ve laboratuarda ürettikleri hatta bazen de kontrolleri dışında gelişen yeni yeni hastalıkların ortaya çıkmasını da sebep olmuşlar. Kendi elleriyle ürettikleri hastalıkları, yine kendi ilaç şirketleri aracılığıyla paraya tahvil etmeye devam etmekteler.

Bugün için gizleyemedikleri asıl amaçları, Norveç’in Spitsbergen adasına kurdukları “Svalbard Küresel Tohum Deposu” gibi tohum ambarlarında; doğal tohumları saklayıp, laboratuarda genlerini değiştirerek geliştirdikleri yeni kısır tohumlar ile dünyayı kontrol altına almak. Bu sayede istedikleri ülkelere istedikleri öldürücü virüsü ihraç edebilecekler, istedikleri ırkları kısırlaştırarak ortadan kaldıracaklar, emirleri dışında hareket etmeye kalkan ülkeleri tohumdan mahrum bırakarak cezalandıracaklar.

Bir türlü kontrollerine girmeyen asî toplumları bu sayede kontrol ederek kalıcı ve sorunsuz hâkimiyetleri önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmak, onlar için hiç de zor olmayacaktır.

Bu konu Kur’an-ı Kerim’de, Bakara Suresi 211. Ayet’te ele alınmış ve Allah, durumu asırlar öncesinden “nimetin değiştirileceğini” belirterek, “Kim, Allah’ın nimetini değiştirirse bilsin ki Allah’ın azabı şiddetlidir” buyurur.

GDO, nesepsiz katır!

İslam âlimleri at ile eşeğin birleştirilip katır yapılmasını yasaklamışlar. Çünkü iki ayrı ırk olan kısrak ile erkek merkep çiftleştirilir ise, kısır bir hayvan olan “katır”; dişi merkep ile at birleştirilir ise “bardo” isimli yine kısır bir hayvan meydana gelir. İşte GDO’de meselesi de buna benzemekte. Kısır katır ve kısır bardo gibi gayri meşru, nesepsiz, soyu kesik; gerçeğe, geleneğe ve geleceğe aykırı… (Atların 64, eşeklerin 62 kromozomu bulunur. Çiftleştirme sonucu oluşan hayvanın kromozom sayısıysa 63 olur. 63 kromozomlu hayvanda bir kromozom eşleşemez ve açıkta kalır. Bundan dolayı kısırlık gibi bazı genetik bozukluklar görülür. Özetle söylersek, hem katır hem bardonun üreme organları (dişi – erkek) bulunsa da,, üreme becerileri yoktur. Bu durum doğal koşullar altında hiçbir zaman gerçekleşemez. Bundan dolayı katır ve bardo bir tür olarak da kabul edilemez.)

GDO’lu ürünler, nimetin değiştirilmesidir ve zararının faydasından çok olduğu, bilimsel olarak ispat edilmiş durumda… Genetiği değiştirilmiş ürünlerin toprağın yapısını, topraktan beslenen haşeratın ve nebatatın yapısını ve tüketen insanların fıtrî yapısını değiştirdiği; aynı zamanda doğanın dengesini tahrip ettiği ortada. Tabiatın ve doğal olanın dengesini bozan hiçbir işlem ve eylemin, Kur’an’a ve dolayısıyla İslam uygun olduğu iddia edilemez.

Bütün bunlar, gen kaynaklarımızın birkaç şirket hatta arkasındaki en önemli güç olan Siyonizm ve Evangalistler eliyle, -şeytanların ortaklığı ile patentlenerek- insan ve doğanın yaşama haklarının tekellerine alınması ve istedikleri zamanda yok edilmeleri gibi kıyamet habercisi bir sonucu ortaya koymaktalar.

Tohum -dolayısıyla gıda- tekelleri, Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası ve IMF gibi birçok kuruluşun başta tarımsal politikaları olmak üzere pek çok politika oluşumunda etkin rol almaktalar. Bu sayede ülkelerin siyasetçileri, akademisyenleri ve bürokrasisini etkileri ve baskıları altında tutarak; istedikleri yasal düzenlemeleri uluslararası talebe dönüştürmekte, kendilerine uygun pazarlar hali getirmekteler.

Etkin şekilde gerçekleştirilen bu lobicilik faaliyetleri, tepki çekmemesi için sivil toplum örgütü kisvesi altında yapılmakta. Bu faaliyeti sürdürenlerin ülkemizdeki adresi ise, “Türkiye Tohumculuk Endüstrisi Derneği (Türkted).

Bu -sözde- sivil toplum örgütünün üyeleri arasında ve yönetiminde, Monsanto başta olmak üzere Pioneer, Hazera, SQM, KWS, AMC/AGRIMATCO, Fritolay, Limagrain, Golden Westseeds, Syngenta gibi birçok yabancı tohum tekelini görüyoruz. Bu firmaların çalışmaları sayesinde ”Ulusal Biyo Güvenlik Kanun Tasarısı” hükümetin öncelikleri arasına girmiş durumda.

Şu ana kadar bahsettiğimiz amaçlar doğrultusunda hazırlattırılan ve ülkenin haklarını korumak yerine uluslararası tekellerin çıkarlarını korumaya matuf ve bir taraftan da biyolojik çeşitliliğimizi ortadan kaldıracak olan “Ulusal Biyo Güvenlik Yasa Tasarısı”nın yasalaşması, bir anlamda ülkemizin geleceğini şeytanın ortaklarına terk etmek olacak. Bu terk ile genler, sınır ve mesafe tanımayan polenler aracılıyla birbirine girecek, doğal flora tahrip edilecek. GDO’lu ürünlerin genleri sayesinde kaybolan yerli gen bir yana yaban bitkileri daha da güçlenecek, buna karşı daha fazla tarım ilacı ve dolayısıyla daha fazla pestisit. Daha fazla sağlık sorunu, daha fazla ilaç harcaması… Bu kirli çark hep küresel güçlerin lehine insanlığın ise aleyhine!

Tüm gerçekleri ellerinin tersiyle iten bu Deccalî anlayış, tıpkı Deccal gibi hakkı bâtıl, bâtılı hak olarak göstermekte. Ürettikleri gen ve yeni tarım kimyasallarıyla tüm dünyayı zehirlenmesi nedeniyle faydalı böcekler ve mikroorganizmaların maalesef bölgelerini terk edecek. Bu terk edişle birlikte gidecek yer bulamaması durumunda yok olması gibi tarifi imkânsız ve geri dönüşü olmayan bir denge bozulması ile yüzyüze getiriliş…

Bu yeni yapıya dayanıklı hale gelen böcek ve haşerat, hem yeni bitkiler için normalden daha tehlikeli hem de insanlar için öldürücü güce erişebilecek. Tıpkı kuş gribi, domuz gribi, kene ve benzerleri gibi… Bu kez yenilerini yok etmek için yeni ve daha yoğun ilaç kullanımı gerekecek. İşte daha verimli, daha yararlı denilen ve hükümetimizi, milletvekillerimizi ikna etmeye çalışanların önerdiği yeni tarım modeli bu.

Her ne kadar Monsanto’nun GDO’lu ürünlerin zararları konusunda yürüttüğü raporlar Independent On Sunday Gazetesi gibi basın kuruluşlarının elinde yer alsa da, birçok basın kuruluşu bu verilerin bütününü veya önemli bölümlerini yayınlamak yerine, ölüm tohumcularına suç ortaklığı yapmayı tercih ediyorlar.

Her türlü yalan beyan ve gizlemeye rağmen biliyoruz ki; GDO’lu ürünlerle beslenen farelerin ilk neslinde karaciğer ve böbrek yetmezlikleri, ikinci nesillerde hızla artan kısırlık, üçüncü nesilde bütünüyle kısırlaşma ve dördüncü nesilde çok kısa ömür tespit edilmiş. Artık bu gerçekleri tümüyle gizlemek imkânsız hale gelmiştir. Yine biliyoruz ki, hibrit tohumların ekildiği arazilerde çalışan insanlarda görülen yeni öldürücü hastalıklar; Hindistan, Çin, Meksika, Bangladeş, Brezilya, Kamboçya, Kenya gibi ülkelerde artık saklanamaz durumda.

Genetiğin değiştirilmesi sayesinde daha şimdiden Türkiye’de ve dünyada milyonlarca insan topraklarından koparılmaktadır. Bu çiftçilerin çoğu kendi geçim araçlarını kaybetti ya da kaybetmek üzere. Temel insan haklarından sayılan sağlıklı beslenme ve güvenli gıda söz etmek bir yana hemen herkesin elinden sağlıklı ve güvenli besin kaynakları alınmakta.

Çiftçi büyük tohum ve ilaç tekellerinin rehberliği ve bilinçsiz yerli işbirlikçilerinin taşeronluğunda yoksullaşırken; daha çok kazanma hırsı, daha çok gübre, daha çok ilaç, daha çok kredi, daha çok sorunla boğuşarak her yıl kaybettiği toprağı ve tohumu ile verimi düşen arazisi de kendisine kâr(!)kalmakta. Böylece tüketici dayatılan kültürün, üretici ise sunulan modelin kölesi durumuna düşürüldü.

Medya köşelerini tutmuş bazısı satılık bazısı bilinçsiz kalemler, ya gerçeği örtme gayretinde ya da insanları doğala yönelten kimseleri şartlatan gibi göstererek, -gûya düşmanı olduğu- Emperyalizm’in değirmenine su taşımakta.

Peki, ne yapılmalı?

Deccal yeryüzünü tahribe çalışacak ve dünyayı fesada verecek şerli bir güç. İnsanlık bu şeytanî güç tekelleri daha fazla kâr, daha fazla güç, daha fazla egemenlik mücadelesine asla yenilmemeli! Bu yüzden insanlık deccalların ve şeytanların insafına terk edilmemeli! Bu nedenle herkese için iki önemli görevden söz edebiliriz: Bunlardan ilki vahim ve acı gerçeğin ayrıntılarını öğrenerek tüketim tercihlerini buna göre değiştirmek. Diğeri ise yanlış tarım politikaları üreten ve “Ulusal Biyo Güvenlik Yasa Tasarısı” gibi bizi insanlık düşmanı malum güçlere pazarlayan yasalara “dur” diyecek formüller geliştirmek!

Bu konuda e-postalar, telefonlar, eylemler bizleri bekliyor. Hem de hemen ve şimdi!

Popularity: 53% [?]

İşte Sarkozy’in gizli yüzü

Posted by ruindil Tarih Temmuz - 11 - 2009

İran, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin gizli yüzünü ortaya seriyor İşte Sarkozy’nin sert konuşmalarının arkasındaki gerekçe


İran, Sarkozy’nin gizli yüzünü keşfediyor



Nicolas Sarkozy’nin gizli bir yüzü mü var? Adamın “Siyonist-Hıristiyan” çizgisine yakın muhafazakâr eğilimleri mi var? Sarkozy “İsrail Güvenliğini” korumaya karşı bu hırsı nasıl açıklayabilir? Sarkozy ve Dışişleri Bakanı Kouchner’in Yahudi köklerinin İsrail’i destekleyici dış siyasetlerinde etkisi var mı? Tüm bu sorular, Sarkozy’nin ve Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner’in “İran Dosyasına” karşı son derece sert çıkışlarda bulunmasından sonra Fransa’nın siyasi gündeminde yer almaya başladı Öyle ki Fransa Dışişleri Bakanlığı İran’a karşı “savaş ihtimalinden” söz etmeye başladı

İRAN’IN VURULMASI YA DA İRAN’IN NÜKLEER BOMBASI

Fransa Dışişleri Bakanı Kouchner’in “Fransa, uluslararası toplumla birlikte İran’a karşı savaşa hazırlanmalıdır” demeci yayınlandı Aynı açıklamayı Başkan Nicolas Sarkozy 27/08/2007′de Paris’te yabancı ülke büyükelçileri önünde yapmıştı: “iki seçenek var, ya İran’ın vurulması ya da İran’ın nükleer bombası” Tabi Fransa Dışişleri Bakanlığının yeni eğilimlerinin arka planı ve bu eğilimlerin radikal bir şekilde değişme olasılıklarıyla ilgili bir çok soru gündeme geldi

İran’ın Paris Büyükelçiliğinde görevli Diplomat Ali Segedyan “islamonlinenet” sitesine verdiği özel demeçte, İran Diplomasisinin ülkesine yönelik Fransa’nın tutumunu dikkatle izlediğini, Fransız yetkililerin demeçlerindeki sertlik dozunun dikkat çekici ve hayret verici şekilde arttığını” söyledi Ancak Sagedyan sözlerine, Fransa’nın ABD ve İsrail’le birlikte İran’a karşı sonucu önceden kestirilemeyen bir maceraya atılacağına ihtimal vermediğini ekledi Sagedyan, İran Diplomasi Kulislerinde Fransa’nın Dış siyasetindeki son eğilimleriyle ilgili çok sayıda soru işareti oluştuğunu, yine de Fransa’nın siyasi tehditlerinde daha ileri gideceğine inanmadığını söyledi

Birçok Fransız analistin İran Dosya’sına karşı tutumu Fransa’nın tutumunu ABD-İsrail tutumuyla bağdaştırma gayretini yansıtıyor Bilhassa Sarkozy’nin önceliklerinden olan “İsrail’in güvenliğinin” garanti altına alınmasıyla ilgi konularda Zaten Sarkozy İsrail’le olan dostluğunu hiçbir dönemde gizleme ihtiyacı duymuyor Fransa’ya başkan seçilmeden önce de bu böyledir

TABERİYE’NİN KIYISINDA
Nicolas Sarkozy’nin İsrail’e olan desteği konusunda bizzat, İsrail’le verdiği destekle tanınan Sosyalist milletvekili George Freche, Sarkozy’nin Fransa başkanı seçildiğinin hemen ertesinde Fransız medyasının es geçtiği sessiz bir bomba patlattı 24/6/2007 Fransa’nın güney batısında Yahudi Kültür Merkezi’nin düzenlediği törende Freche kalabalığa şöyle sesleniyordu: “Fransız halkının cumhuriyetin başına Yahudi kökenli bir başkan seçmesiyle gurur duyuyorum Freche biz Yahudiler için Yahudi kökenli olan Lion Blum başbakan oldu, Mendas Fruns başbakan oldu Ancak hiçbir zaman Yahudi bir Cumhurbaşkanımız olmadı Frenche sözlerini şöyle bitirdi:

Şimdi de işte size Yahudi bir Dışişleri Bakanı (Kouchner) Peki daha ne istiyorsunuz?

Fransa’nın şimdiki Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner Yahudi bir baba ve Protestan bir anneden doğdu Sınır tanımayan doktorlar örgütünün kurucuları arasında yer aldı Haziran 2007 tarihinde Başkan Nikolas Sarkozy tarafından göreve getirilmeden önce ayrıldığı Sosyalist Partinin önde gelen üyelerinden biriydi Fransa basının es geçtiği French’in bu konuşması-ki Fransa basını ülkenin laik yapısı gereğince kişilerin dini kökeniyle ilgili kişisel bilgiler vermekten gelen olarak her zaman kaçınmıştır-çok önemli bir ayrıntı daha içeriyor:

Nicolas Sarkozy ile Bernard Kouchner 1967 yılında İsrail’in bir çok Arap toprağını işgal etmesinden birkaç gün sonra Suriye-İsrail sınırındaki Golan tepelerine yakın Taberiye Gölü kıyısında tanışmışlardı İsrail bu tarihte birçok Arap toprağını, Batı Şeria’yı ve Gazze şeridini işgal etmişti Birçok İsrailli politikacıya göre bu “zafer” Allah’ın seçilmiş halkına verilmiş ilahi bir zaferdi”
Peki, Nicolas Sarkozy, tüm dünyanın Arap topraklarını işgal eden İsrail’i kınadığı bir dönemde Taberiye Gölü kıyısında ne yapıyordu? George French tabi bu soruya cevap vermedi

Bu noktada Nicolas Sarkozy kendisinden bahsederken “Katolik Hıristiyan” olduğunu özellikle vurgulamaya çalışıyor “Yahudi” kökenlerinden bahsetmiyor bile Yahudi olduğunu hayatının geç dönemlerinde keşfettiğini belirtmekle yetindi Ancak bu onun, birçok kaynağa göre İspanyol Yahudi’si kökeninden gelen Cecilia ile evlenmesine engel değildi

TONY BLAIR’İN MİRASI

Sarkozy’nin Yahudi olup olmadığına bakmadan şunu kesin bir şekilde söyleyebiliriz: Sarkozy siyasi olarak hiçbir zaman İsrail’in yakın dostu olduğunu gizleme gereği duymadı Etrafına da İsrail’in güvenliğini şiddetle savunmaktan çekinmeyen danışmanlarla donattı Parlamenter Pierre Lalush ve Alexander Adler gibi ABD’deki neo-conların çizgisi gibi bir çizgi tutturmak isteyen ve İsrail’in güvenliğini şiddetle savunanlar

Başta İsrail’in güvenliği olmak üzere anti-semitizmle savaş, Sarkozy’yi İsrail’i destekleyen ABD’deki Yahudi lobisine en yakın kişiliklerden biri haline getirdi 2004 Ağustos’unda ABD’deki Yahudi Lobisine yakın bir Yahudi Gazetesi son derece ilginç bir rapor yayınlayarak Fransa’da “Jewish American Zionism” yani “Amerikan Yahudi Siyonizmi” hareketinin yükselişte olduğunu söyledi Bu hareketin en büyük destekleyicileri arasında şimdiki başkan Nicolas Sarkozy’nin ismi de yer almaktaydı

Filistin Halkının haklarını savunan Fransız “Euro Palestine” örgütünün koordinatörü Olivia Zamur, Sarkozy seçildikten sonra Fransa’nın Filistin sorununa yönelik Dış Politikasının değiştiğini söylüyor Zamur, Sarkozy ve Dışişleri Bakanı Kouchner Tony Blair’in ABD’de nezdinde yerini almıştır, diyor

Fransız Stratejik araştırmalar enstitüsünde Fransız siyasi analist Berah Mikail wwwislamonlinenet’e verdiği demeçte şöyle diyor: Kişisel kimlik verilerini göz ardı edersek Her ne kadar Sarkozy Fransa’sının Dışişlerinin Chirac dönemindeki siyasetinden farklı olacağını gösteren bir çok işaret olmasına rağmen Nicolas Sarkozy’nin siyasetinde radikal değişiklikler olduğunu söylememiz için henüz çok erken

De Gaulle Fransa’sının siyasetinde oluşan değişiklikle ilgili ilk “tehlike çanını çalan” kişi Le Monde Diplomatic Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Alain Gresh’tir Fransa’nın Arapların sorunlarını savunan denge politikasıyla bağlarını kesmemesi gerektiğini söyledi

KOUCHNER KİMİN DIŞİŞLERİ BAKANI?

Fransız siyasi arenada Fransa’nın Dış siyasetindeki bu yeni değişikliğe eleştiriler gelmeye başladı İlk eleştiriler bizzat iktidar partisinden geldi Eski Fransa Dışişleri Bakanı ve 2003 yılında Irak işgaline karşı meşhur Fransız tezini seslendiren Dominique De Vellepin bu değişikliği Fransa’nın Dış Siyasetinde bir “sapma” olarak nitelendirdi

Öte yandan Ulusal Sağ Cephe, Dışişleri Bakanının siyasetini eleştirerek 11 Eylül 2007′de İsrail Dışişleri Bakanlığında ilginç bir olay olduFransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner’in İsrailli meslektaşı Tzipi Livni ile yaptığı basın toplantısında –cephenin dediğine göre-bir gazeteci Fransız Bakana, İsrail’in Suriye hava sahasını ihlal etmesiyle ilgili Fransa’nın tutumunun ne olduğu sorması üzerine İsrail Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner’in önüne küçük bir not koydu, Kouchner de bunu okudu: “Bu konuyla ilgili Fransa’nın bilgisi bulunmamaktadır“Cephe burada şu yorumu yapıyor: Bernard Kouchner kimin Dışişleri Bakanı? Başka bir deyişle: Bernard Kouchner İsrail’in Dışişleri Bakanı mı oldu?

Popularity: 90% [?]