Thursday, February 23, 2012

Archive for Temmuz, 2011için arşiv

http://i.radikal.com.tr/644×385/2011/07/15/fft5_mf765850.Jpeg

Diyarbakır Silvan’da çıkan çatışmada hayatını kaybeden askerlerin kimlikleri belli oldu. Acı haberi alan aileler ise kahroldu. Diyarbakır’da şehit askerler için askeri tören düzenlendi
13 eve değil Türkiye’ye ateş düştü!

Diyarbakır’daki törende duygusal anlar yaşandı

ANKARA – 14 Temmuz günü PKK ile çıkan çatışmada şehit olan ve hastanelerde yaralı olarak tedavi altına alınan personelin isimleri belli oldu. Genelkurmay Başkanlığı tarafından açıklanan listeye göre Şehit personelin isimleri şöyle:

1.Uzm.J.I.Kad.Çvş. Gökhan Yıldırım (2006-709) (Adana/Ceyhan)
2.J.Uzm.Çvş. Mustafa Güney (2009-309) (Adana/Yüreğir)
3.J.Uzm.Onb. Fahrettin Aksu (2009-586) (Hatay/Kırıkhan)
4.J.Komd.Çvş. Mehmet Kaz (Gaziantep/Nizip)
5.J.Komd.Çvş. Emrah Eker (Giresun/Dereli)
6.J.Komd.Çvş. Necmettin Torun (Samsun/Alaçam)
7.J.Komd.Çvş. Ufuk Başarı (Konya)
8.J.Komd.Çvş. Noyan Aydın (Zonguldak/Ereğli)
9.J.Komd.Onb. Aykut Delimehmetoğlu (Bursa /İnegöl)
10.J.Komd.Er. Barış Çiçekdağı (Gaziantep)
11.J.Komd.Er. Vefa Çelik (Ağrı)
12.J.Komd Er. Ethem Okkay (Şanlıurfa/Payamlı)
13.J.Komd.Er. Gökhan Kaplan (Tekirdağ/Şarköy)

Saldırıda yaralanan ve GATA ile Diyarbakır Asker Hastanesi’nde tedavi altında olan askerlerin isimleri ise şöyle:

Jandarma Uzman Onbaşı Regaip Özdemir (Trabzon/Araklı/İstanbul)(Ağır yaralı GATA)
Jandarma Uzman Onbaşı Erdem Yıldız (Kars/Arpaçay) (Ağır yaralı GATA)
Jandarma Uzman Çavuş Abdulvahap Turan (Adıyaman)
Jandarma Uzman Çavuş Ahmet Önder (Afyon)
Jandarma Uzman Onbaşı Aşkın Özel (Karaman/Burdur)
Jandarma Komando Er Ahmet Eroğlu (Tokat/İstanbul)
Jandarma Komando Er Faruk Kılıç (Şanlıurfa)

EŞİ HAMİLEYDİ
Pusuda şehit olan 13 askerden, 25 yaşındaki Uzman Çavuş Mustafa Güney’in Adana Yüreğir ilçesi Çelemli beldesindeki evinde yas var. Babası uzun süre önce vefat eden, 8 kardeşten biri olan Şehit Uzman Çavuş’un bir yıllık evli ve eşinin hamile olduğu öğrenildi.

6 AYLIK KIZI VARDI
Şehit olan olan Erzincanlı Uzman Jandarma Çavuş Fahrettin Aksu’nun (26) ailesi haberi akşam saatlerinde aldı. Annesi fenalaşarak ambulansla hastaneye kaldırıldı. Aksu’nun 3 yıldır Diyarbakır’da görev yaptığı, bir buçuk yıl önce Hacer Aksu ile evlendiği ve Damla isminde 6 aylık bir kız çocuğu olduğu bildirildi. 4’ü kız toplam 10 kardeşin en küçüğü olan şehit Fahrettin Aksu’nun 2 yıl öncede babasını kaybettiği öğrenildi.

ŞEHİT Mİ OLDU? NÖBETE GİTTİ
24 yaşındaki Er Ufuk Başarı’nın baba ocağı Konya’nın Doğanhisar İlçesi’ne bağlı Başköy Beldesi’ne ateş düştü. Tek oğlunun şehit olduğunu duyan baba İsa Başarı ve eşi sinir krizi geçirdi. Televizyonlarda şehit haberini görünce ailece bir araya geldiklerini anlatan amca Mevlüt Başarı, yeğenine ulaşmaya çalıştıklarını ancak kendilerine acı haberin evlerine gelen komutanla iletildiğini kaydetti. Telefonla ulaşmaya çalıştıklarında askerlerin kendilerine acı haberi veremediğini dile getiren Başarı, ”Askerler, oğlumuzla telefonla görüşmek istediğimizde sürekli ‘nöbete gitti’, ‘yemeğe çıktı’ gibi ifadeler kullanarak acı haberi bizden gizlemeye çalışıyorlardı. Ancak eve komutan geldiğinde her şeyi anladık. Vatan sağolsun” dedi.

BİRLİĞE GELELİ 2 AY OLMUŞTU
Diyarbakır’ın Silvan İlçesi kırsalında pusu kuran PKK’lı teröristlerce düzenlenen saldırıda şehit olan Er Aykut Delimehmetoğlu’nun Bursa İnegöl’deki baba ocağı ateş düştü. İnegöl Jandarma Bölük Komutanlığı’ndan bir heyet, beraberinde sağlık ekipleri ile birlikte Er Aykut Delimehmetoğlu’nun İnegöl Süleymani Mahallesi’nde oturan aileye acı haberi verdi.

5 aylık asker olan Delimehmetoğlu’nun 2 ay önce dağıtımının Diyarbakır’daki pusuya düşürülen birliğe çıktığı belirtildi. Baba Beytullah Delimehmetoğlu ve ailesi çocuklarının şehit haberiyle yıkıldı. Acı haberi duyan yakınları şehit evine taziye ziyaretinde bulundu.

35 GÜN SONRA TERHİS
Jandarma Komando Çavuş Mehmet Kaz’ın (21), şehit haberini alan yakınları sinir krizi geçirdi.

Şehidin ailesinin İstanbul’da oturduğu, haberi alan annesi İslim Kaz’ın Nizip ilçesine geldiği, Hollanda’da bulunan tır şoförlüğü yapan babası Doğan
Kaz’ın da oğlunun şehit olduğu haberini aldıktan sonra Türkiye’ye gelmek için uçakla yola çıktığı öğrenildi.

Jandarma Komando Çavuş Mehmet Kaz’ın terhisine 35 gün kala şehit olduğu, 3 kız kardeşi bulunduğu ve bekar olduğu belirtildi.

15 GÜN SONRA EDİRNE’YE GİDECEKTİ
Uzman çavuş Gökhan Yıldırım’ın (25), şehit haberi Adana’daki baba evine sabah saatlerinde verildi. Şehit uzman çavuşun evine Türk bayrağı asılırken, Yüreğir Belediyesi tarafından evin önüne taziye çadırı kuruldu. Baba Yıldırım, oğlunun 5 yıldır görev yaptığını, 1 Ağustos tarihinde de ilişik keserek, Edirne’de göreve başlayacağını anlattı. Baba yıldırım son konuşmalarını şöyle anlattı: “25 Temmuzda izine gelir, 15-20 gün memlekette kaldıktan sonra Edirne’ye giderim demişti. Onu bekliyorduk. Ancak, dün çatışma haberlerini televizyondan takip ettik. Sabaha kadar aradık, ancak bir türlü telefonları cevap vermedi. Endişelerimiz arttı. Bugün sabah namazının ardından da askerler gelerek acı haberi verdi. Vatan sağ olsun. Yapacağımız bir şey yok. Hepimiz o yolun yolcusuyuz.”

Anne Yıldız Yıldırım ise ”Komşular sizi oğlumun, delikanlımın düğününe çağıracaktım, şimdi cenazesine çağırıyorum. Yiğidim niye acele ettin, daha düğününü yapacaktık, damatlıkla görecektim seni… ‘Annem 10 gün sonra yanındayım’ demiştin böyle mi yanıma gelecektin” diye konuştu.

“OPERASYONA ÇIKIYORUZ”
Jandarma Komando er Barış Çiçekdağı’nın ailesine acı haberi, sabah askeri yetkililer verdi. Sokağın girişine dev bir Türk Bayrağı asılırken, sokaktaki diğer evler de Türk Bayrakları ile donatıldı. Acılı ailenin evinin önüne Şahinbey Belediyesi tarafından taziye çadırı kuruldu. Yaşananların son olmasını istediklerini ifade eden baba Halil Çiçekdağı, ”Vatan sağ olsun, başka bir şey diyemiyoruz” dedi. Halil Çiçekdağı, şehit olan Barış Çiçekdağı’nın en büyük oğlu olduğunu, onun dışında bir kızı ve bir oğlu daha olduğunu söyledi. Barış’ın askerlikte 4 ayını bitirdiğini, kendisiyle iki gün önce telefonla görüştüklerini belirten Halil Çiçekdağı, ”Operasyona çıkacaklarını söylemişti. Kader ne diyeyim… Ne diyeyim yiğidime, ne diyeyim yavruma, ne diyeyim” diye gözyaşı döktü.

“YAVRUM KAYBOLDU”
Komando Piyade Çavuş Noyan Aydın’ın (24) Zonguldak’ın Ereğli ilçesine bağlı Dedeler köyündeki evi yasa boğuldu. İki yıllık üniversite mezunu, askere gitmeden önce bilgisayar teknik servisinde çalışan, babası İsmail Noyan’ın 1989′da inşaat işçiliği yaptığı zaman geçirdiği kaza sonucu yaşamını yitirdiğinde 6 aylık olduğu bildirilen şehidin annesi Ayşe ile kardeşlerinden Türkan, sinir krizi geçirdi. Acılı anne ve kız kardeşe sağlık görevlileri müdahale etti. Şehidin diğer kardeşi Abu Dabi’de çalıştığı bildirilen Orhan’ın da acı haberi alır almaz memleketine gelmek üzeri yola çıktığı öğrenildi. Şehit çavuşun 7 aylık asker olduğu ve Bilecik’teki acemi birliğinden sonra Diyarbakır’a gönderildiği öğrenildi. Evin bahçesinde taziyeleri kabul eden anne Ayşe, ”Yavrum kayboldu. İki dalım bölündü. Nasıl canını verdin o memlekette biricik yavrum. Bir taneydin
kayboldun” sözlerini haykırarak tekrarlayıp ağlıyor.

KIZKARDEŞİ KANSER TEDAVİSİ GÖRÜYOR
Diyarbakır’ın Silvan İlçesi’nde teröristler tarafından şehit edilen 13 askerden 20 yaşındaki Jandarma er Vefa Çelik’in Ağrı’daki evinde, acı haberle birlikte ateş düştü. Ağrı’nın 100′üncü Yıl Mahallesinde oturan Hüsna-Numan Çelik’in 8 çocuğundan biri olan Vefa Çelik, dört ay önce vatani görevini yapmak için uğurlanmıştı. Acı haber aileye Askerlik Şubesi Başkanlığı tarafından bildirildi. Oğlu Vefa’nın şehit olduğu haberini alan anne Hüsna Çelik, fenalık geçirdi. Kocası Numan Çelik’in kanser olan kızının tedavisi için Ankara’da bulunduğunu belirten Hüsna Çelik, evlerinin önünde bekletilen ambulansa alındı ve sakinleştirici verildi.

DİYARBAKIR’DA BÜYÜK OPERASYON
Diyarbakır’ın Silvan ilçesinde 13 askerin şehit olmasının ardından başlatılan, hava destekli operasyon devam ediyor. Silvan’ın Bayrambaşı Beldesi Dolapdere Köyü kırsal kesiminde arazi arama tarama faaliyeti yürüten güvenlik güçleri ile PKK’lılar arasında çıkan ve 13 askerin şehit, 6 askerin de yaralandığı hain saldırı sonrası operasyonlar yoğunlaştırıldı. Özellikle Silvan, Hazro ve Kulp üçgeninde yoğunlaştırılan operasyona bölgeyi iyi tanıyan köy korucuları da operasyona katılıyor. (ANKA, AA)

http://www.beyazrenkler.com/forum/index.php/topic,16707.msg18047/topicseen.html#msg18047

Popularity: 1% [?]

Su Savaşı Senaryoları Bir Gün Gerçekleşebilir mi?..Dr. Tuğba Evrim MADEN, ORSAM Su Araştırmaları Programı Danışmanı, Aksaray Üniversitesi U.İ.B

Su kaynaklarının azalması ile günümüzde ve gelecek dönemlerde ülkeler su yetersizliği nedeniyle kendi coğrafyalarında yaşayan canlı türlerinin yaşamının tehlike altında olması ile yüz yüze gelecektir. Yukarı kıyıdaş (memba) ülkelerde, sınıraşan suyun kullanımı veya yanlış kullanımı, aşağı kıyıdaş (mansap) ülkeyi doğrudan etkilemektedir. Yapılan çalışmalar ile 2025 yılında 3 milyar insanın su sıkıntısı ile karşı karşıya kalacak ülkelerde yaşayacağı tespit edilmiştir[1]. Şimdiden birçok ülke su sıkıntısı ile karşı karşıyadır. Suya artan talebi karşılayabilmek için yüzey suları yetersiz kalmakta, bu sebeple yeraltı suları kontrolsüzce kullanılmakta ve su tablalarının seviyeleri aşağıya düşmektedir. Suyun yaşam için temel bir kaynak olması ve yaşanan sıkıntılar sosyal gerilime, rekabete ve çatışmaya sebep olmaktadır.

Artan su sıkıntısı, coğrafi koşullar ile de bir araya gelince, kıyıdaş ülkeler arasında uluslararası nehrin kullanımına ilişkin anlaşmazlıklar ortaya çıkmaktadır. Birçok ülkenin su kaynakları, sınıraşan su özelliği taşımaktadır. Yerküre üzerinde yaklaşık 263 adet uluslararası nehir havzası bulunmaktadır ve bu havzalar yerkürenin yarısını kaplarken, toplam su kaynaklarının %60’ını oluşturmaktadır ve dünya nüfusunun % 40’ından fazlasını etkilemektedir. Coğrafi olarak Avrupa’da 69, Afrika’da 59, Asya’da 57, Kuzey Amerika’da 40, Güney Amerika’da 38 adet uluslararası havza vardır[2]. Bu ülkelerinin su arzı diğer ülkeye de bağımlıdır. Bu durum su kaynaklarını, ulusal güvenlik konularından bir haline getirmektedir[3]. Son yıllarda su kaynaklarının çatışmaların içinde yer alması olasılığı nedeniyle, küresel su sorunları “öncelikli politika” statüsünde yer almaktadır.

Su kaynakları, barış için de, savaş için de itici güç olabilmektedir. Devletlerin izleyeceği politikalar ile sonuç işbirliği de olabilir çatışma da olabilmektedir. İsrailli hidrolojist Uri Shamir’in , “siyasi niyet barış ise, su engel oluşturmayacaktır, fakat çatışma için bir sebep aranacak ise su yeterli bir sebep olacaktır”, ifadesi de bunu ortaya koymaktadır[4]. Birleşmiş Milletler Eski Genel Sekreteri Kofi Annan, 2000 yılında, temiz suya ulaşabilmek için yapılan büyük rekabetin gelecekte, meydana gelecek çatışma ve savaşların kaynağı olabileceğini belirtmiştir[5]. 2004 Nobel Barış ödülü kazanan Wangari Maathai bir demecinde “ormanların yok olması, çölleşme, biyolojik çeşitliliğin azalması ve su kıtlığı ile ekolojik kriz ile karşı karşıya olunduğunu, orman, su, toprak, mineral ve petrol gibi kaynakları uygun bir şekilde yönetilmedikçe, yoksulluğa karşı savaşta başarılı olunamayacağını ve barışın var olamayacağını” belirtmiştir. Ayrıca, mevcut politikaların değişmediği sürece eski çatışmaların canlanacağı ve yeni kaynak savaşlarının ortaya çıkacağının ifade etmiştir.

Suyun sadece tarihsel olarak askeri bir çatışma sebebi olmadığını ve önümüzdeki yıllarda da savaşlara yol açabileceğini irdeleyen çalışmalar yapılmıştır. Cooley, Starr, Remans, Amery ve daha da popüler olan Bulloch and Darwish yayınlarında su savaşlarının kurak bölgelerde özellikle de Ortadoğu’da çıkabileceğini işaret etmektedir. Westing, sınırlı su kaynağı için yapılan rekabetin politik gerilimi arttıracağı, hatta savaşa kadar gidebileceğini söylemiştir. Gleick, su kaynaklarını askeri ve politik birer amaç olduğunu, Ürdün, Fırat, İndus, Ganj, Rio Grande ve Nil nehirlerini örnek vererek tartışmıştır[6]. Özellikle sınıraşan sularda tipik uyuşmazlık sebebi, aşağı kıyıdaşın, yukarı kıyıdaşın yarattığı kirliliğe, aşırı sulama veya baraj yapmasına karşı çıkmasıdır. Bu faaliyetler aşağı kıyıdaşa ulaşan suyun kalitesini ve miktarını etkilemektedir. Askeri müdahalelere de sebep olmuş bu faaliyetlere birkaç örnek vardır. 1950-1960 yılları arasında İsrail, Suriye ve Ürdün arasında Ürdün ve Yarmuk Nehirlerinin sularını yönünü değiştirmesi sebebiyle çatışmalar çıkmıştır. Bir diğer örnek olan Fırat ve Dicle nehirleri kıyıdaşları Türkiye, Suriye ve Irak arasında Fırat nehri üzerine yapılacak barajlar yüzünden anlaşmazlıklar yaşanmıştır[7]. Anlaşmazlıkların bir kısmı, Meksika ve ABD örneğinde olduğu gibi Rio Grande Nehri’nde yaşanan kirlilik ve Kolorado Nehri üzerine yapılacak baraj nedeniyle çıkan anlaşmazlıklar barışçıl bir biçimde yönetilmiştir. Güncel çalışmalar, uluslararası ilişkilerde paylaşılan su kaynaklarının önemini ortaya koymuş, sınıraşan sular ve askeri çatışmalar arasında güçlü bir ilişki olduğunu ortaya çıkartılmıştır[8]. Uluslararası ilişkiler çalışmalarının konusu da olan bu durum, uluslararası ilişkilerin ana ekollerince incelenmiştir. Realistlere göre, devletler, geleceklerini ve güvenliklerini etkileyen kaynak, ülke sınırları dışında yer alıyorsa, bu kaynağa sahip olmak zorundadır. Ayrıca, göreceli kazanç ve güvenlik ikilemi üzerinde duran realistler, kaynağın diğer devlet tarafından sahiplenilmesinin bir diğeri için tehdit oluşturabileceğini ve bu durumun kaynak için devletlerin rekabet etmesine neden olabileceğini iddia etmektedirler. Bir diğer ekol liberaller ise daha iyimser bir bakış açısı ile piyasanın kaynaklar için etkin ticareti yaratacağını ve önemli kaynaklardan yoksun olan devletlerin eksiklerini uluslararası piyasadan sağlayabileceğini belirtmiştir. Marksistler ise ekonomik sistem içerisindeki eşitsizliğin önemine odaklanmış ve kaynak kıtlığının hem küresel hem de içte eşitsizliğe sebep olacağını, bu durumunda devletlerarası ve devlet içinde çatışmaları arttıracağını belirtmiştir[9]. Yukarıda belirtilen üç ekol tartışmalarının odağında, gözden kaçırdıkları bir durum söz konusudur. Dünyanın farklı coğrafi bölgelerinde, su kaynaklarının yönetimi kıyıdaşların maruz kaldığı kıtlığa göre değişiklik göstermektedir.

Su çatışmalarının merkezinde hakkaniyet sorusu vardır. Hakkaniyet kriterinin ne olduğu, su çatışmalarında belirsizdir ve görecelidir. Bu durumda uluslararası hukuk muğlak ve tutarsız görünebilmektedir. Çünkü kabul edilmiş prensipleri uygulayacak bir mekanizma bulunmamaktadır. Buna rağmen, hakkaniyetli su paylaşım anlaşmaları, hidropolitik dengeler için bir ön koşul yaratmakta ve politik güçleri, çatışma yerine işbirliği tarafında olmaya sevk etmektedir. [10].

Su ile ilgili anlaşmazlıkların tarihi, M.Ö.2500 yıllara kadar gider. İki Sümer şehri, Lagash ve Umma, Dicle nehri ile ilgili anlaşma yaparak su savaşını sona erdirmişlerdir. Bundan sonra büyük su kütlelerini kapsayan anlaşmalar yapılmaya başlanmıştır. Bu anlaşmaların çoğu suyollarının ulaşım amaçlı kullanımı ile ilgilidir. Ama günümüzde suyollarının ulaşım dışı amaçlı kullanımı ile ilgili anlaşmaların sayısı gün geçtikçe artmaktadır[11].

Su, sadece politik sınırları değil, kurumsal sınıflandırmaları ve hukuki genellemeleri de aşabilmektedir. Su kaynakları yönetilirken havzanın tüm elemanları; yeraltısuları, yüzey suları, suyun miktarı, kalitesi ele alınmalıdır. Genelde, uluslararası kuruluşlar, havza yönetimine dahil olduklarında su kalitesinden ziyade su miktarına odaklı düşünceler ile hareket etmektedirler. Tahsis haklarının tespit noksanlığında, ayrıcalıklı çıkarların orantısız politik gücünde ve çevresel amaçların oluşturulmasında genel bir ihmal göze çarpmaktadır[12].

Bilinen su anlaşmazlıkları, yukarı kıyıdaş ve aşağı kıyıdaşın rekabet etmesinden kaynaklanmaktadır. Bu anlaşmazlığın boyutunu, her bir kıyıdaş ülke içindeki paylaşılan su miktarı oranı önemli bir faktör olarak belirlemektedir. Frey’e göre, su kaynakları ile ilgili çatışmayı oluşturabilecek üç faktör sırasıyla; söz konusu suyun her aktör için önemi; her bir aktörün göreceli gücü özellikle askeri gücü; kıyıdaşların pozisyonudur[13].

Eğer havzada mevcut bir anlaşma yoksa su kaynaklarının kullanımı havzadaki güç dengeleri ile doğrudan orantılı olduğu görülmektedir. Bugüne kadar kayıtlı tek bir savaş iki Sümer devleti arasında çıkmış ve iki devletin anlaşmasıyla sona ermiştir. Su, savaş sebebi olmasa da teknik özelliğini yitirmiş ve politik dengelerden doğrudan etkilendiği görülmektedir. Su, devletlerin çıkarları doğrultusunda işbirliği ve çatışma sebebi olabilmektedir.

[1] A. Swain, Managing Water Conflict; Asia, Africa And The Middle East, London, Routledge .s.25.
[2] Meredith A. Giordano and Aaron T.Wolf, “The World’s Freshwater Agreements: Historical Developments and Future Opportunities “, Atlas of International Freshwater Agreements, New York, UNEP, 2002, s. 1; A. T. Wolf , “ Conflict and Cooperation Along International Waterways”, Water Policy, 1998, s.251.
[3] Swain,a.g.e., s.27.
[4] a.g.e., s.33.
[5] Sandra Postel ve Aaron T. Wolf, “Dehydrating Conflict,”, Foreign Policy, September/October 2001 , s.60.
[6] Priscoli ve Wolf, s.10; Peter Gleick, “Water and Conflict: Fresh Water Resources and International Security”, International Security, Vol.18, No.1, Summer, 1993, s.80.
[7] Paul R.Hensel, Sara Mclaughlin Mitchell ve Thomas E. Sowers II, “Conflict Management of Riparian Disputes”, Political Geography, 25, 2006, s. 384.
[8] a.g.e.
[9] a.g.e., s. 385.
[10] Priscoli ve Wolf, a.g.e., s.61.
[11] a.g.e., s.62
[12] Priscoli ve Wolf, a.g.e., s.11.
[13] Kliot, Shmueli ve Shamir, a.g.e., s.10.

Popularity: 1% [?]

Gümrüklerde ters lale devrimi

Posted by BEYAZRENKLER Tarih Temmuz - 4 - 2011

Gümrüklerde ters lale devrimi

Ters laleri yakalatan milli parkçıların sicili parlak: 1500 kelebek, 400 böcek, 5 bin bitki. Gümrükçüler ekipten bitki eğitimi istedi.
Gümrüklerde ters lale devrimi

Artvin Doğa Koruma ve Milli Parklar Şube Müdürü Faruk Bucak (ortada), Artvinli. Üniversiteyi Artvin’de okudu. O ve ekibi bölgeyi avuçlarının içi gibi tanıyor.
SERKAN OCAK

İSTANBUL – Özel bir türe ait son 57 ters lale soğanının yurtdışına çıkmasını engelleyen Artvin Doğa Koruma ve Milli Parklar Müdürlüğü’nün sicili başarılarla dolu. Israrlı takipleri sonucunda kaçakçılara göz açtırmayan ekip bugüne kadar çok sayıda girişimi önledi. Ekip, 1500 kelebek, 400 böcek ve son olarak son 57 ters lale kaçakçılığını önledi. Şube müdürü Orman Mühendisi Faruk Bucak, ters lale olayından sonra gümrük müdürlüğünde görevlilerin kendisini aradığını ve bitkiler konusunda ortak eğitim almak istediklerini söyledi.

Türkiye’nin son 57 ters lalesini yurtdışına kaçırmak isterken yakalanan 2 Hollandalı olayının arkasında Artvin İl Çevre Müdürlüğü’nde görevli Doğa Koruma ve Milli Parklar Şube Müdürü Faruk Bucak’ın ısrarlı takiplerinin önemli payı var. Bucak, kendisine gelen ihbarı sonuna kadar takip ederek kaçakçıları sınırda yakalatmıştı. Bucak göreve geldiği ilk yıllarda (2007-2008) bölgede İsraillilerin çok fazla görüldüğünü belirtirken şu sıralar ise Alman, Danimarkalı ve Hollandalıların bölgede çok sık araştırma yaparken görüldüklerini söyledi.

Araçlarının camlarından içeri bakıyoruz!
Türkiye’deki tüm türlerin ‘keşfedilmiş’ olduğunu anlatan Bucak, yetkilerinin azlığından da yakınıyor: “Muhtemelen Türkiye’deki tüm türlerden örnekler dışarıya kaçırılmıştır. Bu konuda net bir rakam vermemiz mümkün değil. Çünkü bilinmiyor. Buraya gelenler gezip tozmaya gelmiyor. Hepsi bilinçli geliyor. Kimseye hesap soramıyoruz. Gördüklerimizi, ihbar edilenleri çağırıyoruz, çok yumuşak davranarak laf almaya çalışıyoruz. Arama yapamıyoruz. Biz bir yandan konuşurken, bir arkadaşımız araçlarını camdan kontrol ediyor, bitki var mı yok mu diye. Sonra da biz de, savcılığa gümrüklere ihbar ediyoruz. Suçüstü yakalarsak biz de ceza kesiyoruz. Hepsini tutsak da olmaz tabii ki. Yasal bir düzenleme gerekli.”

Nasıl çözmeli?
Orman Mühendisi Faruk Bucak geçmişte de önemli başarılara imza attı. 2007’de Türkiye’den kaçırılmaya çalışılan 1500 kelebeği yakalatırken 2008’de de Kafkasör bölgesinde 400 böcekle Alman uyruklu bir kişiyi yakalattı. Kelebek olayından sonra takdir alan Bucak, kaçakçılığın önlenebilmesi için şu önerileri de sıraladı:
“Avrupa’nın hiçbir yerinde bir yabancı elini kolunu sallayarak gezemez. Kılavuzla gezer. Devletin kılavuz sistemine geçmesi gerekiyor. Köylerde vatandaşları, kolluk kuvvetlerini, personelimizi sürekli eğitiyoruz. Gümrüklerde de bitkiler tanınmıyor. Ters lale olayından sonra gümrük müdürlüğünden aradılar, önerilerde bulundum. Önce hocalarla görsel sunumlarla eğitim yapılmalı, sonra da arazide bitkileri anlatmalıyız.”

Kaçakçılıkta en gözde türler
Türkiye’nin biyolojik zenginliklerinin yurtdışına kaçırılmasında milat, 1903 yılında lale soğanlarının Hollanda’ya gitmesi olarak kabul ediliyor. Yasadışı yollardan kaçırılan bitkilerin başında ise soğanlı türler geliyor.

Bu türlerin başlıcaları şöyle:

Ters lale, ağlayangelin (fritillaria), lale (tulipa), kardelen, (galanthus), gölsoğanı (narciscus), nergiz (stenbergia), topalak, yersomunu (cyclamen) türleri, arapsümbülü (muscari), süsen, kurtkulağı (eris), zambak (Lilium) türleri, dağlalesi, manisa lalesi (Anemone).

Popularity: 1% [?]

Zevahiri, selefi Bin Ladin’den daha zeki..CİHAD EL HAZİN

Usame Bin Ladin’in öldürülmesinden sonra, Kaide terör örgütünün yeni lideri Eymen Zevahiri oldu.

Usame Bin Ladin öldürüldüğü zaman bazı Arap siyasi partileri ve örgütlerinin liderleri, onu direnişçi ve şehit olarak nitelemişti. Ladin bir terörist; örgütün askeri komutasının seçtiği halefi Eymen Zevahiri de başka bir terörist. Hatta belki de teröre başvurmakta ve aynı yolda yürümekte, selefinden daha fazla hazır ve daha eskidir. Bin Ladin, Afganistan’da Sovyetler’e karşı mücahit olarak başlamıştı. O zamanlar amacı, yabancı güçleri Arap Yarımadası’ndan çıkarmaktı. Sonra herkese karşı eylem yapınca teröriste dönüştü. Aslında Kaide eylemleri, ‘Yahudi ve Hıristiyanlardan’ daha çok Müslüman öldürdü.

Mısır gençliğine uysalar…

Zevahiri, insanlar adını ilk kez duyduğundan bu yana teröristti. Enver Sedat suikastından sonra tutuklanmış ve üç yıl hapis yatmıştı, ancak esas suçlama silah taşımasıyla alakalıydı. Çünkü soruşturmayı yürütenler, Sedat suikastındaki ilişkisini ispatlayamadı. Cezaevinden çıktı ve Mısır ekonomisinin direği yabancı turistleri hedef alan Cihat örgütü kanalıyla Mısır’da teröre başvurdu. Sonra Mısır’ı terk etti ve 1998’de Ladin’in yanında yer aldı. O yıl Tanzanya ve Nairobi’deki ABD büyükelçilikleri patlamalarının sorumlusu olmakla suçlandı. Zevahiri Mısır’da turistleri öldürme eylemleri düzenlerken, turistlerin fuhuş ve AİDS’i yaymak amacıyla geldiklerini iddia ediyordu. Bir tur otobüsandeki emekli olmuş ve içlerinden birinin yetmiş yaşını aşmış Yunan turistleri öldürürken bile gerekçesi buydu; ki Yunanistan daima Mısır’ın yanında yer almıştı.

Her ülkedeki ve özellikle Mısır’daki Arap devrimlerinin sebepleri biliniyor. Kaide ve benzer terör örgütleriyle tek ilişkisi, terörün varlık sebebini ortadan kaldırması. Mısır gençleri, barışçıl araçlarla değişimi yönetebileceklerini ispatladılar. Müslümanlarla birlikte yabancıları öldürmeye, Zevahiri’nin terörü meşrulaştırmak için her gün yaptığı gibi, yüzsüzce yalanlar söylemeye gerek duymadılar. Kaide’ye para ve silahla destek olanlara diyorum ki; Kaide’nin düşmanlarının kaç katı Müslüman öldürdüklerini, Irak ve diğer ülkelerde Müslümanlar arasında iç savaşı patlattıkları suçlamasını inkâr edemeyecekler. Zevahiri gibi teröristlere değil de Mısır gençlerine uysalar, vatanlarına daha iyi hizmet etmiş olurlardı.

Kolay kolay avlanmayacak

Gençlerin devrimleriyle birlikte Kaide, amaçlarını tüketti ve kullanma süresi sona erdi. Yalnız Zevahiri, profesyonel bir terörist ve eylemleri organize etmekte Bin Ladin’den daha fazla kapasitesi var. Örgütün Afganistan ve Pakistan’da büyük destek aldığı, Arap Yarımadası ve Körfez’de sempati gördüğü, sürekli olarak mali destek aldığı inkâr edilemez. İlgili ülkeler, bu desteği durdurmak için araçlar bulmalı.

Terörü bitirmenin ilk ve temel adımı bu.

Zevahiri’nin Bin Ladin’in karizmasına ihtiyaç duyması sebebiyle büyük bir eylem veya son aylarda aldığı ağır darbelerden sonra, örgüte hayat verecek eylemler yapması uzak değildir. Zevahiri, selefinden daha zeki ve terörde daha usta. Bu nedenle avlanması zor olacak. Amerikalılar onu eşleri, hizmetçileri ve ziyaretçileriyle büyük bir evde bulamayacaktır.

(Londra’da Arapça yayımlanan Hayat gazetesi, 18 Haziran 2011)

Popularity: 1% [?]

Ortadoğu kaleydoskobu, bir kez daha 180 derece dönerek yeni bir resim ortaya çıkarıyor. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Türk muadili Tayyip Erdoğan’a partisinin seçim zaferi vesilesiyle gönderdiği kutlama mektubu, bunun veçhelerinden biri. Geçen yıl boyunca ve son haftalarda dozu giderek artan biçimde İsrail ve Türkiye’den iyiniyet elçileri, iki ülke arasındaki ilişkileri onarmaya çalışıyor.

Suriye’deki olaylar da söz konusu çabaya katkıda bulundu, zira bu nedenle Türkiye’yle Suriye arasındaki ilişkiler ciddi biçimde soğudu ve Türk Dışişleri Bakanlığı’yla Başbakanlığı, ülkenin bölgedeki politikaları açısından yeni hesaplar yapmaya başladı.
Türkiye, insani yardım kuruluşu IHH’ye, dikkatlerin Suriye’den başka yöne kaymasını önlemek için Gazze’ye yeni yardım filosuna katılmaması ‘tavsiyesinde bulunarak’, bir başka önemli adım attı. Erdoğan, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’a artık ‘can dostum’ demiyor ve Suriye’deki göstericilerin acımasızca ezilmesini ‘barbarlık’ olarak niteliyor.

Ve Esad’ın devrilmesini talep etmiyor olsa da Suriye rejiminin sonunun geldiğine inanıyor. Haaretz’e konuşan üst düzey bir Türk yetkili, “Suriye, sadece Türkiye’ye karşı bir tehdit haline gelmiyor. Suriye, Kürt azınlığa da saldırmaya karar verirse, çok ciddi bir sorunla karşılaşabiliriz” diyor.

‘Sıfır sorun’un başarısızlığı

Son iki yılda Türkiye’yle ekonomik ilişkiler geliştiren İran da Türk medyasında Suriyelilerin öldürülmesinin faal işbirlikçisi olarak niteleniyor ve Türkiye, komşularıyla ‘sıfır sorun’ politikasını uygulama arzusunun başarısızlığını idrak ediyor. Türkiye İran, Irak ve Suriye’yle yeni bir Ortadoğu politikasını destekleyebilecek stratejik bir eksen oluşturmayı istediyse bile, bu ortakların birer hayal kırıklığı olduğunu fark ediyor. Irak hükümeti dağılmanın eşiğinde; İran’da cumhurbaşkanıyla (ruhani lider Ali Hameney’in de dahil olduğu) karşıtları arasında bir siyasi savaş hüküm sürüyor, Suriye Erdoğan’ın krizi sona erdirme girişimlerini kaba biçimde geri çeviriyor. Perşembe günü, Türkiye’ye kaçan Suriye vatandaşlarının geçtiği sınırın Suriye tarafındaki Türk bayrağı yarıya indirildi.

Daha iyi bir Ortadoğu yönündeki büyük planlarından Ankara’ya tek kalan, Filistin içinde yaşanan ihtilaf. Çarşamba günü Türkiye, birer gün arayla Hamas lideri Halid Meşal ve Filistin Yönetimi lideri Mahmud Abbas’ı ağırladı, fakat Türkiye’nin gruplar arasındaki anlaşmazlıkları çözüp yeni bir Filistin hükümeti kurulmasına yardımcı olup olamayacağı meçhul.

İsrail Dışişleri Bakanlığı ve Başbakanlık’taki birçok insan, Türkiye’nin durumu karşısında ellerini ovuşturuyor. Üst düzey bir dışişleri yetkilisinin şunu dediğini bizzat duydum: “Erdoğan seçimleri kazanmış olabilir, fakat dünyada darmadağın olmuş durumda.” Gerçek bir sevinç sebebi.

Fakat Türkiye, sabun köpüğü değil.

Eğer dış politikayı yürütmek bir başarı testiyse, Ortadoğu’daki krizleri çözmeyi beceremeyen ve Afganistan’dan arkasında kaos bırakarak çekilmeye hazırlanan ABD’den daha başarısız olduğu söylenemez. Giderek bozulan küresel statüsünün kaygan zemini üzerinde art arda darbeler yiyip sendeleyen İsrail’in de başka ülkeleri dış politika üzerinden yargılayacak son ülke olduğu muhakkak. Türkiye, en azından inisiyatif alıyor.

Ve İsrail, Gazze’deki başarısız politikasına ve son Gazze filosuna yönelik trajik muamelesine rağmen, en azından Türkiye’yle iyi ilişkilerini, Ankara İran’la ilişkiler kurarken bile, güçlendirebilirdi. Türkiye’nin hiçbir ülkenin İsrail’le ilişkilerini kesmesi yönünde baskı yapmasına izin vermediği hatırlanmalı. Şimdi bile kaleydoskobu nasıl okuyacağını biliyor ve kendisini doğru tarafta konumlandırıyor.

Kırılan parçalar toplanmalı
Türkiye’yle ilgili cılız sondajlar yapmak yerine, ciddi bir adım atmanın ve kırılan parçaları toplamanın tam zamanı. Türkiye vatandaşlarını öldürdüğü için özür dilemek, İsrail için dünyanın sonu olmayacak. Özür, suçu kabul etmek anlamına gelmez –neticede İsrail’de bile söz konusu askeri operasyonun doğruluğuna dair farklı fikirler var.

Mavi Marmara’daki olayları araştıran ortak BM komisyonu, iki haftaya kadar raporunu açıklayacak. Türk temsilci Özdem Sanberk ve İsrailli temsilci Yosef Ciechanover, iki ülkenin tekrar bağlantı kurmasına imkân verecek adil ve esnek bir rapor ortaya çıkması için ellerinden geleni yapıyor. Raporu beklemeye gerek yok. İsrail’in bu konuda kamuoyuna bir açıklama yapması mümkün ve tavsiye edilir. Kabahat daha sonra tartışılabilir.

(26 Haziran 2011)

Popularity: 1% [?]