Monday, February 6, 2012

Archive for Mayıs, 2010için arşiv

Marksizmin Tanımladığı İşçi Devleti Bürokrasisiz Bir Devlettir

Elif Çağlı

che

Sömürücü azınlığın sömürülen çoğunluk üzerindeki egemenliğine dayanan burjuva devlet, bu özelliği nedeniyle, devlet işlerinin organizasyonunda pahalı ve karmaşık bir aygıtın varlığını zorunlu kılar. Burjuva devlet, kamu işlerinin yürütümünde uzmanlaşmış, uzmanlığı süreklilik arz eden ve burjuva arpalık­lardan beslenen ayrıcalıklı bir bürokratlar güruhunu içerir. Kamu işlerinin yürütümü, burjuva düzenin çıkarlarını kollayan, yukardan aşağıya hiyerarşik bir piramit biçiminde örgütlenmiş daimi bürokratik kurumlara (devlet aygıtlarına) aittir. Kısacası, kapitalist toplumda devlet, bürokratik aygıtlardan oluşan bir devlettir.

Oysa işçi devletinde, kamu işlerinin organizasyonu ve yürütümü kökten farklı olmak durumundadır. Bu tarihsel farklılığın en ayırt edici göstergesi, işçi devletinin bürokrasisiz bir devlet olması, yani işçi sınıfının kendisini doğrudan demokrasi olarak örgütlemesidir. Bu özellik, işçi devletinin ana karakteristiği, olmazsa olmaz koşuludur; Marx’ın Paris Komünü deneyiminden hareketle sıraladığı önlemler, yalnızca eski bürokratik-askeri devlet aygıtını yıkmaya değil, yıkılanın yerine “eski çirkefe dönüşü engelleyecek” bir aygıtın geçirilebilmesine yöneliktir.

Marx, devrimi gerçekleştiren proletaryanın kendi içinde bürokratik-hiyerarşik tarzda bir bölünmenin doğmaması ve proletaryanın bu kez de kendi içinden çıkardığı “yeni efendiler”in yönetimi altına girerek iktidarı yitirmemesi için, Paris Komünü tipinde önlemleri zorunlu görmektedir. Bir işçi devleti, işçi devleti olabilmek ve öyle kalabilmek için, bürokrasisiz, sürekli ordusuz, “daha baştan sönmeye yüz tutmuş bir devlet”, yani komün tipi bir “devlet” olmak zorundadır.

Kapitalizmden devralınan sınıflı toplum yapısını, sınıfsız topluma doğru kökten toplumsal dönüşüme uğratacak olan proletarya diktatörlüğü döneminde yöneten-yönetilen sınıf ayrımı ortadan kalkmış mı olacaktır? Kuşkusuz hayır. Çünkü proleter devrimi ile işçi sınıfının iktidara gelmesi, burjuva devletin parçalanması, burjuvazinin yöneten sınıf olma konumuna son verirken, işçi sınıfını toplumsal konumlanmada “yöneten” sınıf pozisyonuna yükseltir. Geçiş dönemi, kapitalizmi dünya ölçeğinde tasfiye göreviyle yükümlü keskin bir sınıf savaşımı dönemidir. Buna bağlı olarak, proletarya diktatörlüğü tipinde bir devlete duyulan mutlak gereksinim, yöneten-yönetilen sınıf ayrımının ortadan kalkmadığını, fakat proletaryanın yöneten sınıf konumuna yükselmesiyle, bu ayrımın niteliksel bir değişime uğradığını gösterir.

Öte yandan, işçi sınıfı ancak Paris Komünü önlemlerindeki öze uygun bir iktidar yapılanmasını sağlayabilirse yönetici sınıf olma konumunu sürdürebilir. Pratikte bunun mümkün olabilmesinin, sadece insanların istemine bağlı olmayan ve proleter devrimin bir dünya devrimi oluşuyla derinden bağlı koşulları vardır. Örneğin, devrimin geri ülkelerde tecrit olmaması ve dünya kapitalist sisteminin egemenliğine esaslı darbeler indirerek ilerlemesi gerekli bir koşuldur. Aksi halde, geri bir ekonomik ve kültürel temel üzerinde yalnızca üretim araçlarının devletleştirilmesiyle, proletaryanın dünya burjuvazisine karşı koyabilecek bir egemen güç konumuna yükselebilmesi olanaklı değildir.

İşçi devletinde de bürokrasiye duyulan gereksinimin devam edeceği savı, doğru bir sav mıdır?

Toplumsal yaşamda kafa-kol emeği arasındaki ayrım varlığını sürdürdükçe, bu ayrım egemen sınıf içinde de zihinsel iş-maddi iş arasındaki bölünme biçiminde yansımasını bulur. Fakat bu durum, özel mülkiyete dayanan sınıflı toplumlarda mülk sahiplerini egemen bir sınıf olmaktan çıkarmaz; onun toplumsal konumlanmada yönetici sınıf olma pozisyonunu değişikliğe uğratmaz. Marx ve Engels bu konuya şöyle değinirler:

İşbölümü, egemen sınıf içinde de, zihinsel iş ile maddi iş arasındaki bölünme biçiminde kendini gösterir, öyle ki, bu aynı sınıfın içerisinde iki ayrı bireyler kategorisi olacaktır.…

Bu sınıfın içerisindeki bu bölünme, hatta, mevcut bu iki kesimin belli bir karşıtlığıyla ve belli bir düşmanlığıyla sonuçlanabilir. Ama, bu sınıfın bütünüyle tehdit altında bulunduğu bir çatışma çıkageldi mi, bu karşıtlık kendiliğinden düşerken, egemen fikirlerin egemen sınıfın fikirleri olmayacağı, bu fikirlerin bu sınıfın iktidarından ayrı bir iktidara sahip olacakları kuruntusunun da uçup gittiği görülür.[1]

Kapitalist toplumda egemen sınıf olan burjuvazinin içinde, maddi iş-zihinsel iş ayrımı temelinde, devlet yönetimi işinde uzmanlaşmış bir üst yönetici kesim yer alır. Burjuva ideologları, politikacıları, yazarları, sivil-asker yüksek devlet yöneticileri, yüksek düzeyde uzmanlar, idareciler vb. gibi, burjuva devletinin varlığını şu ya da bu politikalarla sürdürmeye kafa yoran burjuva kesimle, bizzat kapitalist ekonomik işleyişin sürdürülmesini sağlayan burjuva kesim birbirinden ayırt edilebilir. Kısacası, modern kapitalist toplumda devlet işleri, burjuva sınıfının tümü tarafından ve doğrudan değil, bu alanda uzmanlaşmış pahalı ve kompleks bir bürokratik örgütlenme temelinde yürütülür.

Bazı Marksistler buradan hareketle, işçi devletinin de modern çağa ilişkin bir devlet olması nedeniyle devlet işlerinin yürütümünde bürokrasiye duyulan gereksinimin devam edeceğini ve bu nedenle istense de bürokrasinin ortadan kaldırılamayacağını ileri sürüyorlar.

Oysa böyle bir sav, Marksizmin işçi devleti konusundaki kavrayışıyla çeliş­mektedir. Bu yanlış kavrayışın kaynağında ise, bürokrasi olgusunun yanlış yorumlanması yatmaktadır. Burada, seçilmiş kamu görevlisi çalıştırma gerek­sinimi ile, bir örgütlenme tarzı olan bürokrasi birbirine karıştırılmaktadır. Kamu işlerinin yürütümünde memur, uzman vb. çalıştırılması ile, kamu işlerinin yürütümünün yukarıdan aşağıya hiyerarşik otoriteye dayanan piramit biçiminde örgütlenmesini anlatan bürokrasi kavramı aynı şey değildir. Marksizmin, “bürokrasinin kaldırılması”, “bürokrasisiz bir devlet” kavramıyla kastettiği şey, görevli ve uzman gereksiniminin son bulması değil, kamu işlerinin bürokratik tarzda örgütlenmesine son verilmesidir.

O nedenle, sınıf ayrımı devam ettiği sürece, görevli memur, uzman gereksiniminin devam edeceği doğrudur; ama bundan, kafa-kol emeği ayrımı ortadan kaldırılıncaya dek bürokrasinin (yani bürokratik tarzda örgütlenmenin) devam edeceği sonucuna varmak, işçi sınıfının hiçbir zaman egemen olamayacağını, yönetemeyeceğini ve memurları, uzmanları kendi yönetimi altına alamayacağını, kısacası, bürokratik olmayan bir tarzda örgütlenmeyi başaramayacağını iddia et­mek anlamına gelir.

Proletarya diktatörlüğü döneminde, kaynağını kafa-kol emeği arasındaki ayrımın devam etmesinden alan ve işçi sınıfı içinde maddi iş-zihinsel iş ayrımı biçiminde vücut bulan bir durum henüz nesnel olarak varlığını sürdürüyor olsa da, önemli olan bu durum nedeniyle işçi sınıfının egemenliğini yitirmeyeceği tipten bir devletin var edilebilmesidir. Burada kilit sorun zaten devlet sorunudur. Çünkü özel mülkiyete dayanan sınıflı toplumda, egemen sınıf içindeki maddi iş-zihinsel iş ayrımı, aynı sınıf içindeki iki ayrı kesim arasında çatışmalara yol açsa da, son tahlilde egemen olan kesim, üretim araçlarının mülkiyetini tekelinde tutan, yani ekonomik açıdan egemen olan kesimdir. Bu nedenle de, kapitalist toplumda burjuva devletin, devlet işlerinin yürütümünde ihtisaslaşmış bürokrasiye, bürokratik bir aygıta dayanması, burjuvazinin egemen ve yönetici sınıf konumunu değişikliğe uğratmaz.

Oysaki devlet mülkiyetine dayanan proletarya diktatörlüğü döneminde devlet, bir yarı-devlet, bürokrasisiz bir devlet olmak zorundadır. Eğer ki, pratikte bu zorunluluk yerine getirilememiş ve ortaya bürokrasili bir devlet çıkmış ise, bu koşul altında mülkiyet devlete, devlet de bürokrasiye ait olacaktır. Böylece, devlet mülkiyeti üzerinde tasarruf hakkını elinde tutan bürokrasi, tüm üretimin yönetimini de eline alacağı için, iktisaden de egemen konumda olacaktır. O takdirde işçi sınıfı egemenliğini yitirecek, bürokrasi ise egemen sınıf, yönetici sınıf konumuna yükselecektir.

O halde, proletarya diktatörlüğü döneminde de bürokrasiye gereksinimin devam edeceğini iddia etmek, işçi devletinin burjuva devletinden farklı tipte örgütlenmiş bir devlet olması gereğinden hiçbir şey anlamamak demektir. Modern toplumsal yaşamın örgütlendirilmesinde devletten söz ettiğimiz sürece, bürokrasinin varlığını da kabul etmek zorunda olacağımız savı, devrimci Marksizmin işçi devleti konusundaki perspektifinin “hoş bir hayal”den ibaret olduğunu söylemekle aynı kapıya çıkar. Bu tarz bir mantalite son tahlilde, Marksizmin öngördüğü tipte bir işçi devletinin olanaksızlığı, devrimlerin eninde sonunda bürokratik bir diktatörlüğün kurulması ile sonuçlanacağı şeklindeki bir düşünceye varır.

Proletarya diktatörlüğünün, yani geçiş döneminin özelliği, proletaryanın hem üreten hem de yöneten bir sınıf olarak bu iki kategori arasındaki ayrımı ortadan kaldırmasıdır. Bunun başarılması, toplumda kafa-kol emeği arasındaki ayrımın ortadan kaldırılacağı koşulların yaratılmasına doğru atılmış tarihsel bir adım de­mektir. Çünkü tarihte bu ayrım temelinde gerçekleşen toplumsal işbölümü, üreten sınıf-yöneten sınıf ayrışmasının nedeni olmuştu. Öte yandan, üreten-yöne­ten sınıf ayrımının son bulması ile, kafa-kol emeği arasındaki ayrımın ortadan kalkması arasında tarihsel hareket açısından bir bağıntı olsa da, bunlar özdeş so­runlar değildir. Bu nedenle de farklı tarihsel dönemler itibarıyla çözümlenebilirler.

Kısaca belirtmek gerekirse, üreten sınıf-yöneten sınıf ayrımına son verilmesi, proletarya diktatörlüğünün, yani kapitalizmden komünizme geçiş döneminin sorunudur. Kafa-kol emeği arasındaki işlevsel ayrımın tamamen ortadan kalkması ise, özgür üreticilerin işbölümüne kölece bağımlılıktan kendilerini bütünüyle kurtarabilecekleri bir tarihsel dönemin, yani komünist toplumun sorunudur.

İşçi devletinin yapılanması, devletin burjuva toplumundaki örgütlenişini kökten değiştirmeye, kamu işlerinin olabildiğince yerel sovyetlere devredilip, mümkün olan en ucuz ve en sıradan işlere dönüştürülmesi prensibine dayanır. Bunun yanı sıra, yine de uzmanlık gerektiren bazı işler varlığını sürdürecektir. Ancak, işçi iktidarının esprisi, bu işlerin hiçbir ayrıcalık ve işçi sınıfı üzerinde “efendilik” yaratmaksızın, işçi seçmenlere karşı sıkı sıkıya sorumlu, her an azledilebilir, değiştirilebilir görevliler tarafından yürütümüne dayanır. Eğer proleter devrimin geri bir ülkeye hapsolması durumunda bu hedefleri yaşama geçirebilecek yeterli ekonomik ve kültürel birikimin olmadığından söz ediliyorsa, o takdirde zaten işçi devletinin yaşayabileceği koşulların henüz gerçekleşmediği ifade ediliyor demektir.

Modern çağda bazı işlerin yürütümü için kuşkusuz belirli bir bilgi birikimi, uzmanlaşma gerekiyor. Basitleştirilmesi olanaklı tüm devlet işlerinin sıradan ve her işçinin yapabileceği biçimde dağıtılması prensip olmakla birlikte, yine de bir çırpıda her işin sıradan bir işçiye gördürülebileceğini düşünmek olanaklı değil. Bunun mümkün olabilmesi, toplumun ekonomik ve kültürel düzeyinin yükseltilmesine, iş saatlerinin kısaltılmasına vb. bağlı olarak uzun yılları kapsayacak bir sorundur. Bu açıdan düşündüğümüzde, proleter devrimin geri ülkelere sıkışıp kalmasının, nesnel olarak, işçi devletinin varlığını tehdit eden bir durum yaratacağını unutmamamız gerekiyor. Fakat burada, işçi devletini yıkıma sürükleyen nesnel koşullar altında, yine de bir işçi devletinin nasıl yaşatılacağı biçiminde spekülatif bir mantık yürütmüyoruz. Olması gerekeni tanımlayarak, pratikte yaşananlardan ne gibi sonuçlar çıkarılması gerektiğinin mihenk taşı olacak bir genel perspektif elde etmek istiyoruz. Bu nedenle, tartıştığımız sorun, dünya devriminin ilerleyişi içinde iktidara gelen proletaryanın, yıktığı burjuva devletin yerine bürokrasisiz bir devleti geçirmek zorunda olduğu ve geçirebileceği gerçeğidir.

İşçi devleti açısından sorunun püf noktası, uzmanlaşma gereğinin ortadan kalkmış olup olmaması değil, ihtiyaç duyulan uzmanların nasıl çalıştırılması gerektiği, kamu işlerinin organizasyonunda yönetim ve denetimin kimin elinde olacağıdır. Belirli işler için belirli bir bilgi birikiminin, kamu işlerinin yürütümünde bürokratik uzmanlaşmaya, ayrıcalıklı konumlara yol açması, burjuva toplumunun yapısına uygun bir sonuçtur. İşçi devletinin içeriği ise, bu bilgi birikiminin, bürokratik uzmanlaşmaya ve ayrıcalıklara gerek olmaksızın egemen proletaryanın hizmetine sunulmasını sağlayacak bir örgütlenmeye dayanır. Lenin’in 1917 Şubat devriminin ilerleyişi içinde işaret ettiği hedef, aslında proletarya devriminin ulaşmak zorunda olduğu genel bir hedeftir:

Memurculuğu birdenbire, her yerde ve tamamen ortadan kaldırmak söz konusu edilemez. Bu bir ütopyadır. Ama, giderek tüm memurculuğun ortadan kalkmasını sağlayacak yeni bir yönetim makinesinin vakit geçirmeksizin kurulmasına başlamak için, eski yönetim makinesini hemen kırmak bir ütopya değil, Komün deneyinin ta kendisi, devrimci proletaryanın geciktirilemez, ivedi görevinin ta kendisidir.

Biz işçiler, kapitalizm tarafından daha önce yaratılmış bulunan şeyi hareket noktası alıp, kendi işçi deneyimize dayanarak, sert bir disiplin, silahlı işçilerin devlet iktidarı tarafından korunan demirden bir disiplin kurarak büyük üretimi, biz kendimiz örgütleyeceğiz; devlet memurlarını (elbette her tür ve her düzeydeki uzmanları yerinde tutacak), direktiflerimizin basit uygulayıcıları rolüne, sorumlu, geri alınması olanaklı ve mütevazı bir para alan “sürveyan ve muhasebeciler” durumuna indirgeyeceğiz: İşte bizim proleterce görevimiz budur; işte proleter devrimini yaparken kendisinden başlanması olanaklı ve kendisinden başlanması gereken şey budur. Büyük üretim temeline dayanan bu ilk önlemler, kendiliğinden, tüm memurculuğun giderek “yok olması”na; gitgide basitleşen sürveyans (gözetim) ve muhasebe görevlerinin, zamanla bir alışkanlık durumuna gelerek, ve en sonu özel bir kategorideki bireylerin özel görevleri olarak ortadan kalkmak üzere, bunların sırayla herkes tarafından yapılacağı bir düzenin, tırnak içinde olmayan ve ücretli köleliğe hiç benzemeyen bir düzenin giderek kurulmasına götürecektir.[2]

Kısacası, işçi devleti burjuva devlet gibi bürokratik tarzda örgütlenemez; örgütlenirse o işçi devleti olamaz. Diğer yandan, egemen proletaryanın kendi işlerinin yürütümü için “kapitalist bir işveren gibi” uzman ve memur çalış­tırması, bunları denetlemesi mümkün olduğu sürece ayrıcalıklı bir bürokrasinin ya da yönetici bir elitin doğmasına neden olamaz. İşçi devletindeki demokratik merkeziyetçiliğin ayırt edici yönü, bürokratik bir örgütlenmeye karşıt oluşudur. Lenin’in belirttiği gibi:

Burjuvazi feodal + mutlak monarşiden “bürokratik-askeri” devlet mekaniz­masını devraldı ve onu geliştirdi. Oportünistler (özellikle 1914-1917 arasında) onunla bütünleştiler (gelişmiş ülkelerde bir çığır olarak emperyalizm, genellikle bu mekanizmayı olağanüstü derecede güçlendirdi). Proletarya ihtilalinin görevi: bu mekanizmayı “parçalamak”, kırmak ve onu mahalli bölgelerde en kusursuz özerk idareler ile, merkezde ise, silahlanmış proletaryanın doğrudan iktidarı (proletarya diktatörlüğü) ile değiştirmektir.

Mahalli idareler nasıl birleşecek, birbirine bağlanacaklardır? Hiçbir şekilde diyor anarşistler. Bürokrat ve asker zümre vasıtasıyla diyor (ve yapıyor da) burjuvazi. Silahlı işçilerin birliği ve örgütlenmesi ile (“İşçi vekilleri sovyet­leri”!) diyor Marksizm.[3]

Demek ki modern devlette merkeziyetçiliğin zorunluluğu noktasından hareketle, işçi devletinin de bürokrasisiz edemeyeceği biçiminde bir sonuca çıkmak, Marksizmin işçi devleti konusundaki temel perspektifiyle çelişiyor. Fakat kökü Stalinist ideolojiye dayanan düşünce çeşitlemeleri, bürokratik diktatörlükleri aklamak için Marksizmi çarpıtıyorlar. Özetle, “elbette bürokrasi olacaktır, olmalıdır” demeye getiriyorlar. Bunların sözümona bürokratizm eleştirisi diye ileri sürdüğü fikirler de yine bürokrasinin gerekliliği noktasından hareket etmekte ve “iyi bürokrasi”, “kötü bürokrasi” gibisinden idealist kategorilerle sorunu hafife indirgeyip, netice olarak genelde bürokrasinin varlığını aklamaktadır.

Öte yandan, bürokratik diktatörlüklerin işçi sınıfının mücadelesiyle yıkılması gereğini kabul eder görünmekle birlikte Stalinizmin egemenliği altındaki Sovyetler Birliği’ni ya da benzerlerini veri kabul edip “yine de bürokrasi olacaktır” görüşünü savunanlar da var. Ama bu tür bir düşünce tarzı, aslında kendini kısır bir döngüye hapsetmek anlamına gelmez mi?

Burada, işçi devletinde bürokrasinin gerekliliğini savunan “Marksistler”le Lenin’in yürüttüğü polemikten bazı önemli kesitleri hatırlamak yararlı olacak. Proletaryanın, devrimden sonra bürokratik bir örgütlenmeden vazgeçemeyeceğini iddia eden Kautsky’yi şöyle eleştiriyordu Lenin:[4]

Kuşku yok ki, sosyalist toplumda, işçi temsilcilerinden kurulu “bir tür parlamento” “çalışma rejimini düzenleyecek ve aygıtın işleyişini denetleyecektir”; ama, işte bu aygıt, “bürokratik” olmayacaktır. İşçiler, siyasal iktidarı ele geçirdikten sonra, eski bürokratik aygıtı parçalayacak, temellerine dek yıkacak, onda taş üstünde taş bırakmayacak ve onu işçi ve görevlileri kapsayan yeni bir aygıtla değiştireceklerdir. Bu işçi ve görevlilerin bürokrat durumuna gelmelerini engellemek için, Marx ve Engels tarafından enine boyuna incelenmiş olan önlemler hemen alınacaktır: 1) Her işe seçimle gelme, ama her an görevden geri alınabilme; 2) İşçinin aldığından yüksek olmayan bir ücret; 3) Herkesin denetim ve gözetim işlerini yapabilmesi, yani herkesin bir zaman için “bürokrat” durumuna gelmesi ve bu yüzden kimsenin “bürokrat” olamaması için gerekli önlemlerin hemen alınması.[5]

Lenin, Kautsky’nin burjuva parlamentarizmi ile proleter demokratizmi arasın­daki temel ayrımı hiç anlamadığını belirtir. Bürokrasinin ortadan kaldırılmasını istemenin çocukça bir düşünce olacağını iddia eden Kautsky, “memurlarıyla birlikte ortadan kaldırılabilecek bakanlık hangisidir?” diye sormaktadır. Lenin’in Kautsky’ye yanıtı şudur:

Proletarya, “yönetim aygıtı”nı ve tüm devlet aygıtını parçalar ve onun yerine silahlı işçiler tarafından oluşturulan bir yenisini koyar. Kautsky, “bakanlıklar” için “dindarca bir saygı” gösteriyor; ama, işçi ve köylü temsilcilerinin egemen ve son derece güçlü Sovyetlerinin yanında ve bu Sovyetlere bağlı, uzmanlardan kurulu komisyonlar, neden bu bakanlıklar yerine geçmesinler?[6]

Öte yandan Lenin, kamu görevlilerinin burjuva devletin bürokratik mekanizması altında kaçınılmaz olarak bürokratlaşmasıyla, bürokrasisiz işçi devleti altında değişen konumları arasındaki farklılığa dikkat çekmektedir:

Kautsky, kısacası şöyle der: mademki, seçilmiş kamu görevlileri olacak, öyleyse sosyalist rejimde de memurlar ve bir bürokrasi olacaktır! İşte yanlış olan da budur. Marx, Komün örneğiyle göstermiştir ki, kamu görevlileri, sosyalist rejimde, seçimle işbaşına gelmeleri bir yana, ayrıca her an görevden geri alınabildikleri, aylıkları ortalama işçi ücretleri düzeyine indirildiği, ve üstelik, parlamenter kuruluşlar yerine “hareketli”, “aynı zamanda hem yürütücü hem de yasamacı” topluluklar geçtiği ölçüde, “bürokrat” olmaktan, “memur” olmaktan çıkarlar.[7]

* * *

Marx Paris Komünü için, “ücretli emeğin kurtuluşunun gerçekleşmesini sağlayacak nihayet bulunmuş siyasal biçim” demişti. Komün tipi devlet, işçi devletinin ayırt edici özüdür. Ulusal düzeyde farklı konseyleşme biçimleri olsa da, bunlar değişik isimler taşısa da, işçi devleti bir komünler ya da 1917 Ekim Devrimi ile bulunmuş son şekli ile ifade edecek olursak, sovyetler demokrasisidir. O, mülksüz yığınlar açısından artık baskı ve dayatmanın değil, gerçek bir demokrasinin olmasıyla ayırt edilebilir.

Burjuva diktatörlüğü ile proletarya diktatörlüğü arasındaki ayrım asıl olarak şu özde beliriyor: Burjuva devlet yani burjuvazinin diktatörlüğü, en demokratik biçim altında bile, ekonomik özü itibarıyla ancak sömürücü azınlık için demokratik, sömürülen çoğunluk açısından diktatoryal bir devlettir. Proletarya devleti yani proletarya diktatörlüğü ise, sınıf savaşımının çetin koşulları nedeniyle burjuva güçlere yönelik açık baskıya başvurmak zorunda kaldığında bile (iç savaş dönemi vb.), sömürücü azınlık için diktatoryal, emekçi çoğunluk için demokratik bir devlet olmak zorundadır.

Bu nedenle, işçi demokrasisinin “mazur görülebilir nedenlerle uygulanama­dığı” bir işçi devleti kategorisi icat etmek, işçi devleti hedefinden verilmiş bağışlanmaz bir ödün olacaktır. İç savaş, dış tehdit vb. nedeniyle demokratik özü boşaltılmış biçimde de olsa, proletarya diktatörlüğünün yine de yaşamaya devam edebileceğini ileri süren bir anlayış, proletarya diktatörlüğü ereği yerine, bürokratik diktatörlük gerçeğini ikame eder.

Sovyetler biçiminde örgütlenmiş proletaryanın, hareketli bir temsil sistemini de içeren doğrudan demokrasisi, işçi devletinin olmazsa olmaz koşuludur. İşçi demokrasisi, proletarya diktatörlüğünün biçimlerinden biri değil, ta kendisidir. Bu noktada burjuva devlet yapılanmasından benzetmeler yaparak sonuçlara varmak çok yanlış olur. Sömürücü bir azınlığa dayanan burjuva diktatörlüğünde, burjuva demokrasisi, diktatörlüğün sömürülen kitleler üzerindeki biçimlerinden yalnızca birisidir; burjuvazi iktidarını, parlamenter demokrasi ile hiçbir ilgisi olmayan çıplak diktatörlük ile de yönetebilir. Fakat proletaryanın iktidarda olduğu durumda, işçi sınıfı ve mülksüzler açısından (biçime bağlı olmaksızın) özü itibarıyla gerçek bir demokrasi dönemi açılmıştır; artık onların tepelerine binecek sömürücü, baskıcı diktatoryal bir egemenlik odağı kalmamıştır. İşte proletarya devrimi, demokrasi ve diktatörlük ilişkisinde bu niteliksel değişimi yaratır. Eğer pratikte bazı tarihsel koşullar, olması gerekene oranla muazzam çarpıklıkları ortaya çıkartmışsa, bu durum proletarya diktatörlüğünün biçimine ilişkin bir sorun değil, öze ilişkin bir sorundur. Böyle bir durum, bazı zorunluluklar nedeniyle, proletarya diktatörlüğünün belirli bir tarihsel kesitte işçi demokrasisi olmadan da yaşayabileceğinin değil, tam tersine, bu çarpıklıkları yaratan koşullar ortadan kalkmadıkça proletarya diktatörlüğünün yaşayamayacağının işaretidir.

Proletarya diktatörlüğü, toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan emekçiler açısından, devletin kapsamındaki bir daralma (devletten devletsizliğe geçiş devleti, bu anlamda artık bir yarı devlet) ile demokrasinin kapsamındaki muazzam bir genişlemenin (hemen hemen tam demokrasi) diyalektik bütünlüğüdür. Bu bütünlüğün demokrasi yönünü çekip aldınız mı –insan düşüncesinde böyle bir tasarım mümkün görünse bile– geriye kalan, bir yönü aksayan, eksik-topal bir proletarya diktatörlüğü olamaz. Bu durumda ortaya, aslında proletarya diktatörlüğü olmayan, bürokratik diktatörlük niteliğindeki bir toplumsal fenomen çıkar.

 

Elif Çağlı’nın “Marksizmin Işığında” adlı kitabından alınmıştır

 

 


 

[1] Marx ve Engels, “Alman İdeolojisi”, Seçme Yapıtlar, c.1, Sol Yay., 1976, s.55-56

[2] Lenin, Devlet ve İhtilal, Bilim ve Sosyalizm Yay., 1976, s.56 ve 57

[3] Lenin, Marksizm Devlet Üzerine, Öncü Yay., 1975, s.22

[4] Lenin, burada ve takip eden birkaç alıntıda “sosyalist toplum” kavramını biraz özensizce kullanmıştır. Gerçekte proletarya diktatörlüğü dönemi kastedilmektedir.

[5] Lenin, Devlet ve İhtilal, s.122

[6] Lenin, age, s.128

[7] Lenin, age, s.129

Popularity: 2% [?]

Küresel Kibir Çetesi ve Ahlak Devrimi

Posted by ruindil Tarih Mayıs - 25 - 2010

Bir önceki yazımızda Anti-Kapitalist olmanın, sade yaşamanın ve zalimlere meyletmemenin imanın şartlarından olduğunun altını çizmiştik.

Kapitalizm’in işleyiş mantığını ve Küresel Kapitalist sistemin örgütlenme yapısını bilmek Tevhid ehli herkes için gerekli bir durum olduğunu da belirtmiştim.

Şimdi bir özet verelim;

Yeryüzünde doğal kaynaklar tüm insanların hizmetine bahşedilmişken, Doğa ve insan uyumlu bir yaratılışla var iken insanlar arasında bir kesim bu eşit koşulları bozan bir biriktirme ve özel mülkiyet edinme ihtirasına sahiptir…

Biriktirme/mal yığma ve mülkiyeti kendi tekeline alma hırsı, bazı insanları diğer insanların haklarını gaspetmeye sevketmektedir.

Mülk’ün sadece Allah’a ait olduğu ve adil bir paylaşımla paylaşılabileceğini kabul etmek istemeyenler, sınıflı toplumu meşrulaştırmak için hukuk karşısında eşitliği, mülkiyet ve emek karşısında ise adaleti hiçbir zaman içlerine sindiremediler…

Bunun için mal yığmak ve özel mülkiyet tutkusu, şatafatlı bir yaşam tarzına, lüksün kutsanmasına ve ille de başkalarından üstü olma kibrine de yol açıyor.

Bunu bugün kim yapıyor? Bugün tüm dünyayı adına Küresel sermaye denen sayıları yirmiyi aşmayan aile yönetiyor. Bu ailelerin başında da Rothschild Ailesi ve Rockfeller ailesi geliyor. Bu aileler silah sanayii’ni, ilaç sanayi ve medyayı ellerinde tutuyor. Warburg ve Morgan aileleri de diğer tefeci Yahudi aileleri arasında.  Dünya’da çokuluslu şirketler olarak tanınan ve sermayeleri pek çok ülkeden kat ve kat fazla olan bu şirketler sermayelerine sermaye katmak için, mallarına mal yığmak için kendi ekonomi-politikalarını da dünyaya dayatıyorlar. Silah-Gıda/sağlık-Medya alanlarına hükmeden dünya sermayesi bu alanların hepsini kendi çıkarları doğrultusunda kontrol etmekte, dünyadaki “meşruiyet sınılarını” ve “standart”ları belirlemektedirler. Kavramların çerçevelerini onlar belirlemekte, Dünya kamuoyu denen şeyi onlar yönlendirmektedir. Küresel sermaye’nin istişare zemini olan “Bilderberg” ve pek çok kurum ve tartışma platformu çok katmanlı bir çıkar yapılanmasından oluşuyor.

Küresel kibir çetesinin belli başlı örgütlenmeleri şunlar: CFR (Council on Foreign Relations: Dış İlişkiler Konseyi), Bilderberg Group), ve Üçlü Komisyon (Trilateral Commission)

CFR kuruluşundan bu yana Rockfeller ailesinin destek ve finansmanıyla gelişti. 1954′te  CFR güdümünde örgütlenmenin Avrupa ayağı olarak Bilderberg örgütü kuruldu. 1973′te üç büyük tekelci sermaye odağı CFR tarafından birleştirilmesi için Kuzey Amerika, Avrupa ve Japon sermayelerini içine alan Üçlü Komisyon kurulur. Hiyerarşinin yukardan aşağıya CFR-Üçlü Komisyon-Bilderberg Grubu şeklinde oluştu.

FED kamusal Amerikan Merkez Bankası olarak bilinir. Ama aslında ABD’deki küresel sermaye tarafından kontrol edilen özel bir kurumdur.  Bankanın hissedarlarına baktığımızda ABD ekonomisinin kimin elinde olduğunu daha net anlayabiliriz: FED’in kurucu ortakları şöyle: “Rothchild Banks of London and Berlin”, “Lazard Brothers of Paris”, Israel Moses Sieff Banks of Italy, Warburg Bank of Hamburg Germany and Amsterdam, Kuhn Loeb Bank of New York, Lehman Brothers Bank of New York, Goldman Sachs Bank of New York, Chase Manhattan Bank of New York (Rockfeller tarafından kontrol edilmekte). Son zamanlardaki yaklaşık 203 bin payın 36 bini Rockfeller’ın, 36 bini de Morgan’ın olduğunu da unutmamak gerekiyor. Dolayısıyla küresel mal yığıcılar finans sektörünü doğrudan ellerinde bulundurmaktadırlar.

Birbirileriye çok karmaşık ortaklık ilişkileriyle bağlanmış olan küresel sermaye elitlerinin ideolojisini “Para için sadece çıkarını gözet” felsefesi şekillendirmektedir. Bu sebeple Kapitalizm’i ayakta tutan ahlaksızlık onların temel karakteri durumundadır. Tek ölçüsü “çıkar ve kazanç” olan bir ekonomi-politik beraberinde pragmatizmi de getiriyor. Örneğin Küresel sermaye çıkarına uyduğu sürece tüm tarafları destekler. Demokratlar, Cumhuriyetçiler, Müslümanlar, Ateistler, İslamcılar, Laikler hatta Solcular ya da sağcılar… Önemli olan çıkara uyup uymayan yönlerin ağır basıp basmamasıdır… bahsini ettiğimiz ya da edemediğimiz isimlerin çıkara ters düşmesi ise doğrudan düşman ilan edilmesine yeter… Ahlakı, sosyal adaleti, doğallığı savunanlar marjinal, terörist olarak yaftalanırken, Monsanto gibi GDO Tekelcileri tarımı ifsad etmesi ya da BAE Silah firmasının milyonlarca insanın ölümünü teşvik için kargaşalar çıkarması terörizm değildir!

Küresel Sermaye tekelcileri, BM, NATO, IMF ve Dünya Ticaret Örgütü gibi uluslar arası örgütleri de kontrol altında tutmaktadır.

İşte bu sebeple Mc Donald’s, Coca Cola, Monsanto, BP vb. tekellerin işlevi eko-politiktir. Para için siyaset yapan siyaseti para için kontrol eden ve her şeyden önemlisi hayatı para ve siyaset merkezinde bir felsefe/tarz ile yeniden şekillendiren bir yapıdır Kapitalizm. Kur’an’ın şirk dediği, zulüm dediği, istikbar dediği Din’in bugünkü örgütlü halidir Kapitalist dünya görüşü ve yaşam tarzı…

“Herkesin biraz firavun olduğu tıkır tıkır işleyen sistem”

Kapitalizmin efendileri medya aygıtı yoluyla kendi standartlarını ve normlarını kitlelere benimsetirler. “life style” Tüketim toplumu inşa etmek için moda/kozmetik/sağlık/tarım alanlarında alışkanlıklar/davranış biçimleri üretirler ve dayatırlar. Sistem “tıkır tıkır” işler: Üretilen malın satılması için önce o mala ihtiyaç duyulması sağlanır. İhtiyaç sanısı için de medya/sinema/bilişim aygıtları kullanılır. “İhtiyaçlar” çoğaldıkça ürünler daha çok satılır. Satışın aktif kalması için yeni ihtiyaç-yeni ürün-daha çok satış zinciri korunur.   Bunun için tıkır tıkır işleyen sistem, bilim’i de ahlak değil satış merkezinde kullanır. Örneğin silah ticaretinde son model silah üretiminde, GDO çalışmalarında olduğu gibi. Böylece sistem bahsini ettiğimiz bir grup ailenin ve dolayısıyla onların ideolojisi olan Siyonizmin hizmetindedir. Tarım, sağlık, eğitim, savunma, iletişim gibi pek çok insani alan ahlaktan yoksunlaştırılarak çıkar merkezinde birer silaha dönüştürülür. İşin ilginci bu silah, kullanılan kurbanın da gönüllü olarak katıldığı bir kurban ayininin bir parçası olmaktadır. Herkesi biraz firavun yaparak köleleştiren bir sistem olarak işlev görmektedir.  Herkesin firavun olmaya özendirildiği ama elbette birbirleri üzerine basmaları sonucunda yığıunların ezilerek bahsi geçen tekelci sermayenin her zaman en üstte kalmaya devam ettiği bir sistem…

Kapitalist elitlerin küresel yapılanmasının ideolojik yansıması ise “İsrail”dir. Faiz üzerine kurulu küresel ekonominin dinsel karşılığı Siyonizm etiğidir. Siyonist dünya görüşü seküler ırkçı bir ideolojiden öte seçkin/seçilmiş toplumun dünya egemenliğidir. Bu sebepledir ki Faizi temel ilke edinen Yahudi sermayesi bugün tüm dünya ekonomisini “Hristiyan Siyonistlerle” işbirliği içinde yönetmektedir.

Peki tüm bu malumat ne ifade ediyor? Ortada çok net bir Küresel kibir çetesi var. Bu kibirleriyle mal yığdıkça yığan bu kodaman ailelerinin yol açtığı sonuç ise politikada Emperyalizm ekonomide Neo-Liberalizm ve gıda/sağlıkta Açlıktır. Yani Küresel ifsad ekolojik yıkım…

Bizzat Küresel sermayenin kontrolünde olan Dünya Bankası ve Dünya kalkınma raporu verilerine göre bile sonuçlar gayet iç karartıcıdır;

Dünya nüfusunun yarısı, yani 3 milyardan fazla insan günde 2 dolardan daha az, 1,5 milyar insan da 1 dolardan daha az bir gelirle “yaşıyor”. Buna karşılık dünya nüfusunun yüzde 10’u, dünya toplam gelirinin yüzde 70’ini alıyor.

800 milyon insan aç yaşıyor. Yılda 11 milyon çocuk açlıktan ölüyor.

Afganistan’da günlük ortalama gelir 44 cent, Etiyopya ve Kongo’da ise 27 cent.

Doğu Asya ve Pasifik ülkelerinde yaşayan 267,1 milyon kişi, Doğu Avrupa ve Orta Asya ülkelerinde yaşayan 17,6 milyon kişi, Latin Amerika ve Karayipler’de yaşayan 60,7 milyon kişi, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da yaşayan 6 milyon kişi, Güney Asya’da yaşayan 521,8 milyon kişi, Sahra altı Afrika’da yaşayan 301,6 milyon kişi, günde 1 dolardan daha az gelirle yaşamını sürdürüyor.

Şimdi tüm bu tabloya bakarak ne yapmalı diye sorarsak kendimize o zaman devrimin teolojisini kurmanın vaktidir derim ben…

Devrimin teolojisi, Anti-Kapitalist İman’ın başka bir dünya mümkün diye haykıran tüm ezilmişlere bir cevabı bir önerisi var. Öncelikli olarak Devrimin Dini İslam, özgürlük merkezinde bir teoloji ve yola çıkış öneriyor. Devrim, ancak bahsini ettiğimiz küresel çetenin hayat felsefesi olan Modernite ile hesaplaşmayı gerekli kılar. Yani anti-kapitalizmin yolu ancak ve ancak modernitenin kavramlarıyla yolunu ayırt etmesiyle, kulların kullara kul olmadığı adil ve yaşanılabilir bir dünyayı mümkün kılacaktır.

Başkaya’nın da farkına vardığı gibi, “Ekonomik, sosyal, ekolojik, etik velhasıl insanlık krizi bu rotada devam ederse, vakitlice aracın yönü değiştirilmezse, insanlığın da bir geleceği olmayabilir. Kapitalizmin beş yüzyıllık tarihi insanlığı uçurumun eşiğine getirmiş durumda. İlerlemeci, modernleşmeci, kalkınmacı paradigma iflas etmiş bulunuyor. Bu aşamadan sonra ölüyü, giydirip-kuşandırıp koltuğa oturtarak diriymiş gibi göstermenin bir âlemi ve kıymet-i harbiyesi yok. Dünyanın yoksullarına, yeryüzünün lânetlilerine gösterilen yolun sonu yok. Dünyanın geri kalanının da emperyalist ülkeler gibi ‘zengin’ olması mümkün değil. Kaldı ki, insanlığın yeni bir zenginlik tanımına, daha doğrusu zenginlik diye bir kelimenin sözlüklerde yer almadığı bir dünya yaratmaya ihtiyacı var.”

Modernite ile hesaplaşabilenler, özel mülkiyetten, ulustan ve kutsallarından, sekülarizmden, kapitalizmden ve küresel sermayenin “meşru standartları”ndan özgürleşebilir. Sade yaşayan,  malına mal katmanın derdinde olmayan, paylaşan, kardeşini kendi nefsine tercih eden, fakiri ve yetimi gözeten,  çıkarı değil “ahlakı ve paylaşımı” önceleyen yeni bir hayat tarzı…

 

Bülent Şahin ERDEĞER

Popularity: 2% [?]

Futbol, Bahis, Şike ve Kapitalizm

Posted by ruindil Tarih Mayıs - 25 - 2010

Futbol, Bahis, Şike ve Kapitalizm

Suphi Koray

Geçtiğimiz günlerde aralarında ünlü isimlerin de olduğu yaklaşık 50 futbolcu şike yaptıkları iddiasıyla gözaltına alındı ve bazıları tutuklandı. Bu gözaltı furyası oldukça yankı uyandırdı, ancak şike meselesi aslında ilk kez gündeme gelmiyor. Geçmiş yıllarda da gerek Türkiye’de gerekse başka ülkelerde şike skandalları ortaya çıkmıştı. Her ne kadar medyada münferit bir skandalmış gibi lanse edilse de şikenin futbolla iç içe geçtiği herkesçe bilinen bir gerçek. 2005 yılındaki Akçaabat Sebat-Kayseri maçı bunlardan sadece biri. Bu maçta kalecinin kendisine teklif edilen 200 bin avroluk şikeyi ihbar etmesi üzerine şike skandalı patlak vermişti. Şikeyi engelleyen kulüp başkanı Veli Sezgin vurulmuş, kaleci ise aylarca kendisine kulüp bulamamıştı. Olaylar üzerine Mecliste bir komisyon kurulmuştu. Bu komisyonun hazırladığı raporda “Türkiye’de şike ve teşvik priminin varlığı şüphesizdir” deniliyordu. Aynı raporda Türk milli takımının da şike yaptığı yer alıyordu.

Keza İtalya’da 2006 yılında ortaya çıkan şike vakasında kulüplerin hakemleri satın almaya çalıştıkları tespit edilmişti. İtalya’nın dünyaca ünlü büyük kulüpleri ağır cezalar almış, Juventus küme düşürülmüştü. Olaya karışan kişilere para ve hapis cezaları verilmişti. Geçtiğimiz günlerde yeni ses kayıtlarının ortaya çıktığı bu şike davası hâlâ devam ediyor. Geçtiğimiz senenin sonunda ise Almanya’da uluslararası bir şike soruşturması başlatıldı. Bu soruşturmada Türkiye’de de bazı maçlarda şike yapıldığı bilgisi yer alıyordu. Nitekim Türkiye’deki şike skandalı da bu soruşturmanın hemen ardından patlak verdi.

Geçmişteki diğer vakaları da düşündüğümüzde şikenin profesyonel futbolla yaşıt olduğunu söylemek yanlış olmaz. Üstelik ortaya çıkan şike skandalları buzdağının sadece görünen yüzü! Kapitalizmin doğası gereği futbolun profesyonelleşmesi şikeyi de beraberinde getirmiş, futbol pazarı büyüdükçe şikenin niteliği ve niceliği de değişmiştir. Bahis sektörünün devasa boyutlara ulaşmasıyla şike ile büyük vurgunlar elde etmek mümkün oldu. Bire beş veren bir maçta 200 bin lirayla bir milyon lira kazanılabilir. Bunun için kaleci veya hakemlere şantaj ve tehdide kadar çeşitli yol ve yöntemlerle şike yaptırılıyor. Tüm bunlar futbolla mafyanın sıkı bir ilişkiye girmesine de yol açmıştır. Hatırlanacak olursa yakalanmadan önce yurtdışına kaçan Alaattin Çakıcı’ya vize Beşiktaş kulübü tarafından ayarlanmıştı.

Futbolun masum ve eğlenceli bir oyundan uzaklaşıp kelimenin kötü manasıyla profesyonelleşmesi kapitalizmin eseridir. Çayırlarda mütevazı bir eğlence olarak başlayan futbol, bugün milyarlarca insanın izlediği milyarlarca dolarlık pazara sahip bir oyun haline geldi. Çayırların yerini görkemli futbol stadyumları, amatör takımların yerini artık birer şirkete dönüşen futbol kulüpleri, seyircilerin yerini ise müşteriler aldı. Kısacası kapitalizm futbolu da küreselleştirip muazzam bir kâr aracı haline getirdi.

Bugün futbolun 500 milyar dolarlık pazar hacmiyle devasa bir endüstriye dönüştüğünü söyleyebiliriz. Reklâm gelirleri, sponsorluk anlaşmaları, yayın ihaleleri ve bahis oyunlarıyla bu devasa sektörün pazar hacmi her geçen gün artıyor. Bazı futbol kulüplerinin bütçeleri yoksul ülkelerin bütçelerini bile aşıyor. En zengin 20 futbol kulübü 2009 yılında 3,9 milyar avroluk gelir elde etti. Listenin üst sıralarında yer alan Real Madrid, Barcelona, Manchester United gibi kulüplerin yıllık gelirleri 400 milyon avro civarında. Emperyalist piramidin üst basamaklarındaki ülkelerin takımları en zenginler listesinde de başı çekiyorlar.

Bu değirmenin suyu nereden geliyor?

Futbol kulüplerinin en önemli gelir kaynağını yayın haklarından elde ettikleri paralar oluşturuyor. En zengin 20 kulübün yayın haklarından elde ettiği gelir 1,6 milyar avroya yaklaştı. Türkiye’de ise bu sene başında yapılan ihaleyi 321 milyon TL ile yine Digiturk kazandı. Havuz sistemi uygulamasına göre her sene olduğu gibi buradan aslan payını yine dört büyükler alacak. Yayıncı kuruluş ihaleyi bu kadar yüksek bir bedelle aldığına göre dekoder satışlarından ve reklam gelirlerinden büyük kârlar elde edecek. Derbi maçında geçen bir reklâm bandının bedelinin 2009’da 65 bin TL olduğunu düşünürsek, medya şirketlerinin naklen yayın ihalelerine neden bu kadar büyük meblağlarda sermaye yatırdıklarını daha kolay anlarız. Öyle ya, kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez! Milyarlarca kişinin izlediği dünya kupası maçlarında çok daha büyük paralar dönüyor. 2006 dünya kupasında yayın haklarından 1 milyar avro gelir elde edildi, bu rakamın bu sene 1,2 milyara çıkması bekleniyor. Bir ay gibi kısa bir sürede sadece TV yayınlarından bu kadar gelir elde edilmesi futbolun bacasız sanayi sıfatını yeterince hak ettiğini gösteriyor.

Medya tekellerinin yanı sıra spor giyim tekellerinin de gözü futbol maçlarında ve futbolcularda. Kendi reklâmlarını yapmaları için yıldız oyunculara milyonlarca dolar verebiliyorlar veya sponsor olabilmek için kesenin ağzını sonuna kadar açıyorlar. Ama ürünlerini üreten işçilere karşı hiç de cömert değiller. Uzun çalışma saatleri karşılığında işçilerin payına düşen düşük ücret ve yoksulluk oluyor. Yıldız futbolcu sahada 90 dakika terleyip milyonlar kazanıyorken, saatlerce çalışıp ay sonunu getiremeyen yoksul işçi onu televizyonda izlerken yorgunluktan uyuyakalıyor. Yoksul emekçi ailelerden gelen yıldız futbolcuların sınıfsal kökenleri ön plana çıkartılıp pazarlanır. Dünyanın bir numaralı futbolcusu Messi’nin babası fabrikada işçi, annesi gündelikçidir. Zidane bir göçmen çocuğudur, Beckham ise İngiltere’nin bir varoş semtinde dünya gelmiştir. Böylece işçilere şu mesaj verilir: “Siz de yapabilirsiniz! Siz de milyonlarla oynayabilirsiniz.” Hem taraftarlarla futbolcular arasında sınıfsal bir bağ kurulur, hem de sınıf atlama hayalleri pekiştirilerek milyarlarca taraftar kapitalizmin gönüllü savunucuları haline getirilir. Yıldız futbolcular ilâh mertebesine çıkartılır. Onlar ilâhlaştıkça, işçiler köleleşir.

Kulüplerin diğer önemli gelir kaynağını ise maç hâsılatları oluşturuyor. On binlerce kişilik stadyumları dolduran taraftarlar, tuttukları takımın kasasına milyonlarca lira akıtıyorlar. Örneğin Avrupa’nın en zengin 20 kulübü 2008-2009 sezonunda bilet satışlarını %3,5 artırarak 1 milyar avroluk gelir elde etti. Krize rağmen taraftarların statları doldurmaları futbolun hem ekonomik açıdan hem de ideolojik açıdan burjuvazi için ne kadar etkili bir araç olduğunu gösteriyor. Taraftarlar sadece bilet değil, takımlarının formalarını, kaşkollerini, şapkalarını da satın alarak kulüplerin büyük kazanç elde etmelerini sağlıyorlar. Türkiye’deki üç büyük takım, fiyatı 100 TL’yi bulan formalardan yüz binlerce satabiliyor. Adı dünyanın dört bir yanında bilinen takımların ve star oyuncularının formaları ise çok daha büyük gelir getiriyor. Örneğin, geçen sene Ronaldo’yu 94 milyon avroya transfer eden Real Madrid, 85 avrodan sattığı 1 milyon 200 bin formadan 102 milyon avro kazanmıştı. Baş döndürücü rakamların döndüğü transfer borsası ve şapka, kaşkol, forma vs. ürünlerin gelirleri, futbolun başlı başına bir endüstri haline geldiğinin başka bir kanıtıdır. Kulüpler birer şirket haline geldikleri için borsadaki yerlerini de almış bulunuyorlar.

Şike kaçınılmaz

Pasta büyüdükçe pastayı yiyenlerin tamahkârlığı da doğal olarak artıyor. TV gelirleri, reklam gelirleri, maç hâsılatları onların gözünü doyurmak bilmiyor. Futbol endüstrisinin patronları milyarlarca insanın tutkusu ve bağımlılığı haline gelen bir oyundan nasıl daha fazla kâr elde edebileceklerinin derdindeler. Bunun kaçınılmaz sonucu bahis sektörünün alabildiğine büyümesi ve yaygınlaşması oldu. Bahis bütün spor dallarında oynanıyor. At yarışı, horoz dövüşü, tazı yarışı gibi sadece bahis odaklı etkinlikler de düzenleniyor. Hatta Nobel ödüllerinden seçim sonuçlarına kadar akla gelebilecek her türlü konuda bahis düzenlenebiliyor. Fakat hiçbirisi futbolunki kadar çok insana ulaşmıyor ve hiçbirisinin pazar hacmi futbolunki kadar büyük değil. Futbol endüstrisinin yan sanayisi gibi çalışan bahis sektörü bu yüzden burjuvazinin iştahını kabartıyor.

Tahmini rakamlara göre bahis sektörünün büyüklüğü 1 trilyon doların üzerinde. Bunun yaklaşık dörtte birini 227 milyar dolarla futbol maçları üzerine oynanan bahisler oluşturuyor. Bunun önemli bir kısmı illegal bahis olduğu için sağlıklı rakamlara ulaşmak mümkün değil. Türkiye’de yasadışı yollarla oynanan bahis miktarının bir milyar dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. Devlet bu pazarı kendi kontrolü altına alabilmek için gerekli yasal değişiklikleri 2004’te yaptı ve internet üzerinden yurtdışına giden paranın bir kısmının “İddaa” üzerinden kendi kasasına akmasını sağladı. İddaa, internetin gelişimi ve bayi sayısının her geçen gün artmasıyla çok daha kolay biçimde oynanabilir hale geldi. Her caddede bir İddaa bayii bulmak mümkün. Bayilik için sırada bekleyen binlerce kişi var. İddaa oynayan kişi sayısı arttıkça gelir de arttı. Gelir artıkça da bayi ve oynayan sayısı arttı. Hazine ve futbol kulüplerinin kasaları doldu. Pastanın büyük dilimi devlete ve sanal bayi hakkı elde eden holdinglere gidiyor. Futbol kulüplerine de gelirin yaklaşık %10’u düşüyor. Son beş yılda İddaa’dan 10,2 milyar gelir elde edildi; bunun 670 milyonu futbol kulüplerine verildi. Kulüplerin bahisten kazançları sadece bununla da sınırlı değil. İddaa’nın sanal bayi hakkını alan firmalar bazı futbol kulüpleri ile sponsorluk anlaşması imzalıyorlar. Kulüpler buradan da ekstra kazanç elde ediyorlar. Bahis sektörü ile futbol bu kadar iç içe geçince ve mevzubahis milyarlarca liralık bir pazar olunca şike kaçınılmaz oluyor. Şike yapanların amacı artık takımlarının kazanması değil, gerekiyorsa sahada kaybetmek ama bahiste kazanmak!

Spor-toto, sayısal loto, milli piyango, İddaa gibi yasal şans oyunlarına genel bir ilgi artışı söz konusu. Yasal şans oyunlarının 2007 yılında yaklaşık 5,2 milyar lira olan toplam hâsılatı %20 artarak 2008’de 6,2 milyar liraya yükseldi. En büyük ilgi ise İddaa’ya. Kurulduğu 2004 yılından bu yana meraklısı her gün artıyor ve bugünün rakamları İddaa’nın nasıl bir çılgınlık boyutuna ulaştığını gösteriyor. İddaa’da elde edilen toplam hâsılat 10 milyarı geçmiş bulunuyor. Üstelik bunun 3 milyara yakın kısmı ise 2009 yılında elde edilmiş. Başlangıçta yüz binlerle sınırlı olan oynayan sayısı bugün 3,5 milyona ulaşmıştır. İnternetteki sanal bayilerin yanı sıra Türkiye genelinde 5 bin civarında bayi mevcuttur. Bununla da yetinmeyen devlet alışveriş merkezlerine, stadyumlara kuracağı seyyar bayilerle bahis gelirini arttırmayı hedefliyor.

Kurtuluşu şansa bırakma!

Kriz döneminde şans oyunlarına artan ilgiyle burjuvazi bir taşla iki kuş vurmuş oluyor. Hem çok ciddi bir ekonomik kazanç sağlanıyor, hem de krizin belini büktüğü emekçilerin çareyi mücadelede değil şans oyunlarında aramalarına yol açarak kapitalist sistem için bir emniyet supabı oluyor. Her hafta milyonlarca kişi vaktini ve parasını şans oyunlarında harcamaktadır. 2008’de İddaa’ya 2,3 milyar, at yarışına 2,1 milyar, Milli Piyango’ya ise 1,8 milyar TL harcanmış. Haftada 10 ilâ 20 milyon arasında İddaa kuponu oynanıyor. Sanal bayilerin üye sayısı 1,5 milyonu geçti ve bu sayı giderek artıyor. Bu milyonlarca insanın vaktini bahis oynamakla geçirmesi anlamına geliyor.

Herhangi bir bayide ellerindeki kuponları dolduran onlarca genci görebilirsiniz. Oynayanların önemli bir kısmı yoksul gençler. Cumhurbaşkanlığının yaptığı araştırmaya göre halkın yüzde 9’u şans oyunlarına ayda 150 lira ve üzerinde para harcıyor. Üstelik umudunu şans oyunlarında arayan bu grubun yüzde 35,6’sı açlık sınırında bulunuyor.

İddaa’nın Milli Piyango’dan önemli bir farkı var. Piyango bileti alacak kişi biletini alır ve çekilişin sonucunda kazanıp kazanmadığına bakar. İddaa oynayan ise dolduracağı kupon için saatlerini harcar. İddaa konusu futbol olunca zaten sınırlı olan boş vakitler gönül rızasıyla boşa harcanmış olur. İnternetten, radyodan veya televizyondan maçlar saatlerce takip edilerek bahis kuponunun tutup tutmayacağı heyecanla beklenir. Maç sonucunu tahmin etmek için önceki maç sonuçları araştırılır, futbol maçları düzenli olarak takip edilir, gazetelerin verdiği İddaa ekleri satır satır okunur. Bir minibüste işçi bülteni okuyan birisini görmeniz düşük olasılıktır, oysa İddaa gazetesi okuyan bir işçiyi her yerde görebilirsiniz. Tekel, TARİŞ ya da Akkardan işçilerinin haklı mücadelesini duymamıştır, ama geçen haftanın maç skorlarını, golleri kimin attığını ve başka her türlü detayı size söyleyebilir. İşte at yarışı, İddaa gibi şans oyunlarının işçi sınıfını felç eden yönü budur! Umutlar bir ata ya da maça bağlanır; dertler, sorunlar unutulur; kısa yoldan köşeyi dönme hesapları yapılır. Kapitalist düzen reklâmlarıyla bunu körükledikçe körükler. Uzun çalışma saatlerine, düşük ücretlere karşı mücadele yerine hangi takımın şampiyon olacağı, İdaaa’da hangi maça oynanması gerektiği konuşulur.

Endüstriyel futbol devasa bir pazar olmasının yanı sıra burjuva ideolojisinin hâkimiyetine katkıda bulunan güçlü bir araçtır aynı zamanda. Endüstriyel kapitalist futbol kitlelerin afyonudur. Bahis oyunlarının yaygınlaşması futbolun bu uyuşturucu etkisini daha da artırmıştır. İşçiler, sınırlı boş vakitlerini endüstriyel futbola ayırırken, kapitalizmin iğrenç çarkları dönmeye devam eder. Zihinlerin uyuşturulup esir alınması sayesinde kapitalizm pisliklerini her yere bulaştırır. Hem bahiste, hem sahada kazanan burjuvazi olur. Nazım Usta’nın dediği gibi “kabahat senin demeye de dilim varmıyor ama kabahatin çoğu senin canım kardeşim”!

Popularity: 2% [?]