Monday, February 6, 2012

Archive for Temmuz, 2009için arşiv

Çok kirli işler bunlar..

Posted by ruindil Tarih Temmuz - 12 - 2009

“Deccalî güç ve işbirlikçileri insana “şah” dedi”

Türkiye’de bazı çiftçiler bu riskin farkında olan İngiltere Kraliçesi için, doğal tohumlar ile asla ilaç ve gübre kullanılmayan meyve ve sebzeler yetiştirmekte. Devletimiz de kendi personeli ve aracı ile Kraliçe’ye bilabedel servis vermekte. İngiltere Kraliçesi’ne bilabedel hizmet eden devletimiz, tebaasına doğal gıdayı bile çok görüyor. Demek ki insan haklarından yararlanabilmek için herkesin “kral” olması gerekiyor.

Dünyada ekilebilir tarım alanı 300 milyon hektar iken bugün itibariyle bu alanların yaklaşık yarısında (150 milyon hektar civarında) genetiği değiştirilmiş tarım ekimi yapılıyor. Şimdilik 200 milyar dolar civarında seyreden dünya tohum pazarının hedefi çok daha büyük.

Hali hazırda tarım arazilerini ve çiftçilerini GDO’lu ürünlere kaptıran otuzu aşkın ülke var. Bu ülkeler, büyük oranda GDO’lu tohum pazarının hâkimi Monsanto’nun çağdaş sömürgelerini oluşturuyorlar.

1901′de kurulan ve adı “şeytan şirket”e çıkan Monsanto, 3500′den fazla tohum türünün patentini almış 150′den fazla ülkede faaliyet gösteren bir şirket. Monsanto birçok kişi için bilindik bir isim değilse de, Pfizer İlaç (Pharmacia) veya Cargill (1865) markaları, bu firmayı tanımakta bir referans olacaktır.

Monsanto, tohumdan tarım ilacına, eczacılıktan veterinerliğe kadar onlarca şirketi ile insanlığın geleceğini yönlendiren ve yöneten bir grup… Bu şirket dünyadaki GDO’lu Kanola (kolza)’nın yüzde 59′unun, GDO’lu pamuk ekiminin yüzde 63′ünün, GDO’lu soya ekiminin yüzde 92’sinin ve GDO’lu mısır ekiminin yüzde 97’sinin sahibi konumunda.

Amerikan Gıda ve İlaç Örgütü FDA (Food and Drug Administration)’nın büyük oranda Monsanto grubunun kontrolünde olduğu belirtmekte yarar var. Amerika başta olmak üzere, bir ülkenin kritik görevlerindeki birçok kişinin Monsanto ile ilişkisinin yanı sıra birçok sözde bilimsel çalışmaların da finansmanı, bu ve benzeri şirketlerce karşılanmakta.

Petrol devi Mobil grubunun sahibi, Siyonist John Davit Rockefeller (Rockefeller Vakfı) 1952′de Nüfus Konseyi (Population Council)’ni kurar. Amaç, aile planlaması adı altında gelişmekte olan ülkelerde kısırlaştırmak. Bu alanda oldukça başarılı olduğu bir gerçek. Rockefeller bu başarıyı daha sonra tohum alanına da aktarır.

Geçtiğimiz yıllarda Microsoft’un sahibi Bill Gates (Bill-Melinda Gates Vakfı) de “açları doyurmak ve çiftçilere yardım” gibi masum bir kılıfla; hem tohumları tescil etmek, hem de kısırlaştırma çalışmalarıyla Monsanto, Rockefeller, Pioneer vb. ile -aynı amaç uğruna- yarışa girmiş ve on milyarlarca dolarlık servetini bu alana yatırmış.

Hatırlamak gerekir ki; Mayıs 2009′da bu firmaların patronları Rockefeller’de toplanmış ve ‘dünya nüfusunu nasıl sınırlandırabileceklerini’ konuşmuşlardı.

Tohumcuların amacı ne?

Genetiği değiştirilmiş ürünlerle ilgili ileri sürülen amaç; tarım verimliğini artırmak, daha ekonomik üretim, açları doyurmak ve raf ömrü uzun ürünler üretmek gibi gösterilse de, bunun büyük bir yalan olduğu üstü örtülemez bir gerçeğe dönüşmüştür. GDO’lu ürünlerle bugüne dek verimliliği artırmak şöyle dursun tam aksine bir düşüş yaşanmış, çiftçilerin çoğu açlığa mahkûm edilmiş, tarım alanları tahrip olmuş ve açlar da doyulamamış. Bu ürünleri üretenlerin başardıkları tek şey, ürünün raf ömrünü uzatmak olmuş. Raf ömrünü uzatmayı başarırlarken insan ömrünü kısaltmışlar ve laboratuarda ürettikleri hatta bazen de kontrolleri dışında gelişen yeni yeni hastalıkların ortaya çıkmasını da sebep olmuşlar. Kendi elleriyle ürettikleri hastalıkları, yine kendi ilaç şirketleri aracılığıyla paraya tahvil etmeye devam etmekteler.

Bugün için gizleyemedikleri asıl amaçları, Norveç’in Spitsbergen adasına kurdukları “Svalbard Küresel Tohum Deposu” gibi tohum ambarlarında; doğal tohumları saklayıp, laboratuarda genlerini değiştirerek geliştirdikleri yeni kısır tohumlar ile dünyayı kontrol altına almak. Bu sayede istedikleri ülkelere istedikleri öldürücü virüsü ihraç edebilecekler, istedikleri ırkları kısırlaştırarak ortadan kaldıracaklar, emirleri dışında hareket etmeye kalkan ülkeleri tohumdan mahrum bırakarak cezalandıracaklar.

Bir türlü kontrollerine girmeyen asî toplumları bu sayede kontrol ederek kalıcı ve sorunsuz hâkimiyetleri önündeki tüm engelleri ortadan kaldırmak, onlar için hiç de zor olmayacaktır.

Bu konu Kur’an-ı Kerim’de, Bakara Suresi 211. Ayet’te ele alınmış ve Allah, durumu asırlar öncesinden “nimetin değiştirileceğini” belirterek, “Kim, Allah’ın nimetini değiştirirse bilsin ki Allah’ın azabı şiddetlidir” buyurur.

GDO, nesepsiz katır!

İslam âlimleri at ile eşeğin birleştirilip katır yapılmasını yasaklamışlar. Çünkü iki ayrı ırk olan kısrak ile erkek merkep çiftleştirilir ise, kısır bir hayvan olan “katır”; dişi merkep ile at birleştirilir ise “bardo” isimli yine kısır bir hayvan meydana gelir. İşte GDO’de meselesi de buna benzemekte. Kısır katır ve kısır bardo gibi gayri meşru, nesepsiz, soyu kesik; gerçeğe, geleneğe ve geleceğe aykırı… (Atların 64, eşeklerin 62 kromozomu bulunur. Çiftleştirme sonucu oluşan hayvanın kromozom sayısıysa 63 olur. 63 kromozomlu hayvanda bir kromozom eşleşemez ve açıkta kalır. Bundan dolayı kısırlık gibi bazı genetik bozukluklar görülür. Özetle söylersek, hem katır hem bardonun üreme organları (dişi – erkek) bulunsa da,, üreme becerileri yoktur. Bu durum doğal koşullar altında hiçbir zaman gerçekleşemez. Bundan dolayı katır ve bardo bir tür olarak da kabul edilemez.)

GDO’lu ürünler, nimetin değiştirilmesidir ve zararının faydasından çok olduğu, bilimsel olarak ispat edilmiş durumda… Genetiği değiştirilmiş ürünlerin toprağın yapısını, topraktan beslenen haşeratın ve nebatatın yapısını ve tüketen insanların fıtrî yapısını değiştirdiği; aynı zamanda doğanın dengesini tahrip ettiği ortada. Tabiatın ve doğal olanın dengesini bozan hiçbir işlem ve eylemin, Kur’an’a ve dolayısıyla İslam uygun olduğu iddia edilemez.

Bütün bunlar, gen kaynaklarımızın birkaç şirket hatta arkasındaki en önemli güç olan Siyonizm ve Evangalistler eliyle, -şeytanların ortaklığı ile patentlenerek- insan ve doğanın yaşama haklarının tekellerine alınması ve istedikleri zamanda yok edilmeleri gibi kıyamet habercisi bir sonucu ortaya koymaktalar.

Tohum -dolayısıyla gıda- tekelleri, Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü, Dünya Bankası ve IMF gibi birçok kuruluşun başta tarımsal politikaları olmak üzere pek çok politika oluşumunda etkin rol almaktalar. Bu sayede ülkelerin siyasetçileri, akademisyenleri ve bürokrasisini etkileri ve baskıları altında tutarak; istedikleri yasal düzenlemeleri uluslararası talebe dönüştürmekte, kendilerine uygun pazarlar hali getirmekteler.

Etkin şekilde gerçekleştirilen bu lobicilik faaliyetleri, tepki çekmemesi için sivil toplum örgütü kisvesi altında yapılmakta. Bu faaliyeti sürdürenlerin ülkemizdeki adresi ise, “Türkiye Tohumculuk Endüstrisi Derneği (Türkted).

Bu -sözde- sivil toplum örgütünün üyeleri arasında ve yönetiminde, Monsanto başta olmak üzere Pioneer, Hazera, SQM, KWS, AMC/AGRIMATCO, Fritolay, Limagrain, Golden Westseeds, Syngenta gibi birçok yabancı tohum tekelini görüyoruz. Bu firmaların çalışmaları sayesinde ”Ulusal Biyo Güvenlik Kanun Tasarısı” hükümetin öncelikleri arasına girmiş durumda.

Şu ana kadar bahsettiğimiz amaçlar doğrultusunda hazırlattırılan ve ülkenin haklarını korumak yerine uluslararası tekellerin çıkarlarını korumaya matuf ve bir taraftan da biyolojik çeşitliliğimizi ortadan kaldıracak olan “Ulusal Biyo Güvenlik Yasa Tasarısı”nın yasalaşması, bir anlamda ülkemizin geleceğini şeytanın ortaklarına terk etmek olacak. Bu terk ile genler, sınır ve mesafe tanımayan polenler aracılıyla birbirine girecek, doğal flora tahrip edilecek. GDO’lu ürünlerin genleri sayesinde kaybolan yerli gen bir yana yaban bitkileri daha da güçlenecek, buna karşı daha fazla tarım ilacı ve dolayısıyla daha fazla pestisit. Daha fazla sağlık sorunu, daha fazla ilaç harcaması… Bu kirli çark hep küresel güçlerin lehine insanlığın ise aleyhine!

Tüm gerçekleri ellerinin tersiyle iten bu Deccalî anlayış, tıpkı Deccal gibi hakkı bâtıl, bâtılı hak olarak göstermekte. Ürettikleri gen ve yeni tarım kimyasallarıyla tüm dünyayı zehirlenmesi nedeniyle faydalı böcekler ve mikroorganizmaların maalesef bölgelerini terk edecek. Bu terk edişle birlikte gidecek yer bulamaması durumunda yok olması gibi tarifi imkânsız ve geri dönüşü olmayan bir denge bozulması ile yüzyüze getiriliş…

Bu yeni yapıya dayanıklı hale gelen böcek ve haşerat, hem yeni bitkiler için normalden daha tehlikeli hem de insanlar için öldürücü güce erişebilecek. Tıpkı kuş gribi, domuz gribi, kene ve benzerleri gibi… Bu kez yenilerini yok etmek için yeni ve daha yoğun ilaç kullanımı gerekecek. İşte daha verimli, daha yararlı denilen ve hükümetimizi, milletvekillerimizi ikna etmeye çalışanların önerdiği yeni tarım modeli bu.

Her ne kadar Monsanto’nun GDO’lu ürünlerin zararları konusunda yürüttüğü raporlar Independent On Sunday Gazetesi gibi basın kuruluşlarının elinde yer alsa da, birçok basın kuruluşu bu verilerin bütününü veya önemli bölümlerini yayınlamak yerine, ölüm tohumcularına suç ortaklığı yapmayı tercih ediyorlar.

Her türlü yalan beyan ve gizlemeye rağmen biliyoruz ki; GDO’lu ürünlerle beslenen farelerin ilk neslinde karaciğer ve böbrek yetmezlikleri, ikinci nesillerde hızla artan kısırlık, üçüncü nesilde bütünüyle kısırlaşma ve dördüncü nesilde çok kısa ömür tespit edilmiş. Artık bu gerçekleri tümüyle gizlemek imkânsız hale gelmiştir. Yine biliyoruz ki, hibrit tohumların ekildiği arazilerde çalışan insanlarda görülen yeni öldürücü hastalıklar; Hindistan, Çin, Meksika, Bangladeş, Brezilya, Kamboçya, Kenya gibi ülkelerde artık saklanamaz durumda.

Genetiğin değiştirilmesi sayesinde daha şimdiden Türkiye’de ve dünyada milyonlarca insan topraklarından koparılmaktadır. Bu çiftçilerin çoğu kendi geçim araçlarını kaybetti ya da kaybetmek üzere. Temel insan haklarından sayılan sağlıklı beslenme ve güvenli gıda söz etmek bir yana hemen herkesin elinden sağlıklı ve güvenli besin kaynakları alınmakta.

Çiftçi büyük tohum ve ilaç tekellerinin rehberliği ve bilinçsiz yerli işbirlikçilerinin taşeronluğunda yoksullaşırken; daha çok kazanma hırsı, daha çok gübre, daha çok ilaç, daha çok kredi, daha çok sorunla boğuşarak her yıl kaybettiği toprağı ve tohumu ile verimi düşen arazisi de kendisine kâr(!)kalmakta. Böylece tüketici dayatılan kültürün, üretici ise sunulan modelin kölesi durumuna düşürüldü.

Medya köşelerini tutmuş bazısı satılık bazısı bilinçsiz kalemler, ya gerçeği örtme gayretinde ya da insanları doğala yönelten kimseleri şartlatan gibi göstererek, -gûya düşmanı olduğu- Emperyalizm’in değirmenine su taşımakta.

Peki, ne yapılmalı?

Deccal yeryüzünü tahribe çalışacak ve dünyayı fesada verecek şerli bir güç. İnsanlık bu şeytanî güç tekelleri daha fazla kâr, daha fazla güç, daha fazla egemenlik mücadelesine asla yenilmemeli! Bu yüzden insanlık deccalların ve şeytanların insafına terk edilmemeli! Bu nedenle herkese için iki önemli görevden söz edebiliriz: Bunlardan ilki vahim ve acı gerçeğin ayrıntılarını öğrenerek tüketim tercihlerini buna göre değiştirmek. Diğeri ise yanlış tarım politikaları üreten ve “Ulusal Biyo Güvenlik Yasa Tasarısı” gibi bizi insanlık düşmanı malum güçlere pazarlayan yasalara “dur” diyecek formüller geliştirmek!

Bu konuda e-postalar, telefonlar, eylemler bizleri bekliyor. Hem de hemen ve şimdi!

Popularity: 2% [?]

Mesut Yılmaz’ın Gizli Genelgesi

Posted by ruindil Tarih Temmuz - 12 - 2009

Çin’in Türkiye’de sürgünde bir Doğu Türkistan hükümeti kurulmasını istemediğinin vurgulandığı genelgeyle, Rabiya Kadir gibi Uygur Türkü liderlerinin faaliyetleri kısıtlanıyor, gösterilerde Çin bayraklarının yakılmasının engellenmesi isteniyor

23 Aralık 1998 tarihinde dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz imzası ile yayınlanan Başbakanlık Genelgesi’yle Türkiye’deki Doğu Türkistanlılar’ın faaliyetlerine kısıtlama getirildiği ortaya çıktı. 1997 şubatında Doğu Türkistanlılar hükümete karşı ayaklanınca Çin protestoları kanlı bir şekilde bastırmıştı. O dönem Türkiye’de yine Çin’e karşı protestolar yapılıyor, Çin bayrakları yakılıyordu. Bundan rahatsız olan Çin, Türkiye’de sürgünde Doğu Türkistan hükümeti kurulacağı duyumlarını da alınca Ankara’yı uyardı.

Ecevit’e Çin gezisinde uyarı

Uygur Türkü olan Hacettepe Tarih Bölümü Doç. Dr. Erkin Ekrem genelgenin yayınlanma sürecini şöyle anlattı: ”1998 haziranında başbakan yardımcısı Bülent Ecevit, Çin’e gitti. Çinliler, Doğu Türkistan konusunda ’hassasız’ mesajı verdi. Ardından da genelge yayınlandı. Genelge, Türkiye’de faaliyet gösteren Doğu Türkistanlı muhaliflerin hareketlerini kısıtlandı. Birçok muhalif Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldı.”

Çin’den çekinilmiş olabilir

Uluslararası İlişkiler Uzmanı Hasan Köni de, Türkiye’nin Çin’in gücünden çekinmiş olabileceğini söyledi: “ANAP-DSP koalisyonu Çin’i karşılarına almaktan çekiniyordu. Koalisyon, Türkiye’nin kendi şartlarını da düşünerek bu şekilde hareket etmiş olabilir. Çin’in gücünden çekinmiş olabilirler.”

İsa Türkiye’ye giremiyor

14 yıldır Almanya’da yaşayan ve Türkiye’ye girişi yasak olan Uygur Kongresi Genel Sekreteri Dolkun İsa’ya ulaştık. İsa, “Genelge beni ve Uygur Türkleri’ni derinden yaraladı. 2003 yılında Hacettepe Üniversitesi’nde bir toplantı düzenleyecektik. İzin verilmedi. Konferansa üç gün kala Çin elçisi okulla görüşmüş. O görüşmenin ardından toplantı iptal edildi.”

Çin: Siz karışmayın

Erdoğan’ın “BM Güvenlik Konseyi geçici üyesi olarak Şincan’da yaşananların BM gündemine alınmasını istiyoruz” açıklamasına Çin’den ilk resmi tepki geldi. Çin Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Qin Gang, olayların “Çin’in içişleri” olduğunu belirterek bu konunun BM Güvenlik Konseyinde ele alınması için neden bulunmadığını söyledi. Nükleer silah sahibi olan Çin, BM Güvenlik Konseyi’nin veto hakkına sahip daimi üyesi olduğu için hangi konunun gündeme alınacağını belirleme hakkına sahip.

İŞTE O GENELGE:

Gösterilere bakanlar katılmasın Çin bayrakları yakılmasın

İşte 1998 yılında 1998/36 numaralı ‘gizli’ kaydıyla yayınlanan genelgeden çarpıcı bölümler:

* Türkiye Çin Halk Cumhuriyeti’ni (ÇHC), Çin’in tek hukukî temsilcisi olarak 5 Ağustos 1971’de tanımıştır. Şincan-Uygur Özerk Bölgesi’nden göç ederek Türkiye’ye yerleşen soydaşlarımızın faaliyetleri Türkiye ile ÇHC siyasi ilişkilerinde hassas bir noktayı oluşturmaktadır.

* Doğu Türkistan vakıf ve derneklerinin faaliyetlerinin yasal sınırlar içinde kalması önem arz etmektedir.

* BM Güvenlik Konseyi’nin 5 daimi üyesinden biri olan ve 1 milyar nüfusu ve rekor düzeydeki kalkınma hızıyla Türkiye için büyük bir potansiyel pazar teşkil eden ÇHC ile siyasî ve ekonomik ilişkilerimiz son yıllarda hızlı bir gelişme göstermektedir.

* Anılan vakıf ve derneklerce düzenlenecek toplantılara bakanlarımız dahil kamu görevlilerimizin katılmamaları ve kutlama mesajları göndermemeleri…

* Toplantılarda Doğu Türkistan bayrağı ve ÇHC’ni rencide eden pankartlar kullanılmaması.

* Çin misyonları önünde Çin bayrağının yakılmasının ve Çin’i rencide edici pankartların kullanılmasının engellenmesi. Yukarıda belirtilen hususlara uyulması hususunda bilgilerinizi ve gereğini rica ederim.

Mesut YILMAZ

Başbakan

Popularity: 2% [?]

RUS PATRİĞİ GELİRKEN BAŞPAPAZI TANIMA

Posted by ruindil Tarih Temmuz - 12 - 2009
Türkiye’de yarından itibaren Rus Patriğinin gelmesi ile Heybeliada Ruhban Okulu ve Fener Rum Kilisesi’nin ekümenikliği gibi konular yeniden gündeme gelecektir

Onun için, Fener Rum Kilisesi’ni 19 yıldır takip eden bir kişi ve aynı zamanda ikinci sorunu olduğumdan dolayı bildiklerimi ayrıntıya girmeden özetle paylaşmak istiyorum…

Öncelikli olarak başpapazın kilisesi geçmişte imparatorluk, günümüzde ise emperyal bir kilisedir…

Tarihin hiçbir zamanında Vatikan gibi bir devlet olmak istememiş, bölgedeki mevcut birinci güçle ortak olarak varlığını sürdürmüştür…
Yani dün Roma, bugün ise ABD ile olduğu gibi

Bu nedenden dolayı laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile bu özelliğini kaybetmiştir

- Kızgındır…

Çünkü Türkiye Cumhuriyet’i emperyalizme karşı verilen bağımsızlık savaşı sonrası kurulmuştur!

Savaşı kaybedenler arasında doğal olarak Fener Rum Kilisesi’de vardır…

Kurtuluş Savaşından sonra, İstanbul Kilisesinin ihanetlerinden dolayı Anadolu’da bulunan çoğu Türk kökenli olan metropolitlerin 21 Eylül 1922 tarihinde aldığı bir karar ile Papa Eftim (Pavli KARAHİSARLIOĞLU) önderliğinde Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi’ni kurdular…

Böylelikle Anadolu’daki Hıristiyan Türkler de, -Rusya, Yunanistan, Bulgaristan ve diğer ulusal kiliseler gibi-, 1600 yıl sonra esaretten kurtuldukların ilan etmişlerdir

Hristiyan Türkler aynı zamanda Anadolu’daki savaşın kazanılmasında Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ifade ettiği gibi “bir ordu kadar” katkı sağlamıştır…

Fakat insanlık onuru olan laik Cumhuriyeti koruyamadık…Koruyamadığımız için de;

Bugün Anadolu’nun bağımsızlığı ile ortaya çıkan Papa Eftim önderliğinde kurulan Bağımsız Türk Ortodoks Kilisesi’ni yok saydık!
Eğer bugün, ulus devlet temellerinde kurulan laik Cumhuriyetini korumuş olsaydık, Moskova ve Bütün Rusya Patriği Kiril İstanbul’da, emperyal güçlerin oyuncağı olmayan, komşuları için tehdit oluşturmayan Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi’ni ziyaret edecekti…

Dün laik Cumhuriyetin kurulmasına katkısı olan dedesinden öç almak isteyenler, bugün dedesi ile aynı değerleri savunan Sevgi ERENEROL’u cezalandırarak 17 aydır cezaevinde yatıramayacaklardı…

Ve Cumhuriyeti savunmaktan başka suçu olmayan Sevgi ERENEROL cezaevinde yatarken, başta sözde Cumhuriyetçiler olmak üzere, kendisini Cumhuriyetçi ve Milliyetçi sanan partiler bu durumu görmezlikten gelemeyecekti…

Laiklik karşıtı din terörünün 1600 yıldır mucidi ve odağı olan Fener Rum Kilisesi için değer mi?

Daha fazla yazmaya gerek var mı?

Son söz ise Rus Patriği Kiril’e Eğer Türkiye Cumhuriyeti’ne ziyaretin Ortodoks Hıristiyanlığın gereği ise Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi’ni de ziyaret edersin!

Yoksa Türkiye ziyaretin ortodoksluk dinini emperyal güçlerin emrine veren kiliseye ve onun başpapazına boyun eğdiğinin kanıtı olacaktır!

02 Temmuz 2009

Saygılarımla

Noel Baba Barış Konseyi
Yönetim Kurulu Başkanı
Muammer KARABULUT

Popularity: 2% [?]

İşte Sarkozy’in gizli yüzü

Posted by ruindil Tarih Temmuz - 11 - 2009

İran, Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin gizli yüzünü ortaya seriyor İşte Sarkozy’nin sert konuşmalarının arkasındaki gerekçe


İran, Sarkozy’nin gizli yüzünü keşfediyor



Nicolas Sarkozy’nin gizli bir yüzü mü var? Adamın “Siyonist-Hıristiyan” çizgisine yakın muhafazakâr eğilimleri mi var? Sarkozy “İsrail Güvenliğini” korumaya karşı bu hırsı nasıl açıklayabilir? Sarkozy ve Dışişleri Bakanı Kouchner’in Yahudi köklerinin İsrail’i destekleyici dış siyasetlerinde etkisi var mı? Tüm bu sorular, Sarkozy’nin ve Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner’in “İran Dosyasına” karşı son derece sert çıkışlarda bulunmasından sonra Fransa’nın siyasi gündeminde yer almaya başladı Öyle ki Fransa Dışişleri Bakanlığı İran’a karşı “savaş ihtimalinden” söz etmeye başladı

İRAN’IN VURULMASI YA DA İRAN’IN NÜKLEER BOMBASI

Fransa Dışişleri Bakanı Kouchner’in “Fransa, uluslararası toplumla birlikte İran’a karşı savaşa hazırlanmalıdır” demeci yayınlandı Aynı açıklamayı Başkan Nicolas Sarkozy 27/08/2007′de Paris’te yabancı ülke büyükelçileri önünde yapmıştı: “iki seçenek var, ya İran’ın vurulması ya da İran’ın nükleer bombası” Tabi Fransa Dışişleri Bakanlığının yeni eğilimlerinin arka planı ve bu eğilimlerin radikal bir şekilde değişme olasılıklarıyla ilgili bir çok soru gündeme geldi

İran’ın Paris Büyükelçiliğinde görevli Diplomat Ali Segedyan “islamonlinenet” sitesine verdiği özel demeçte, İran Diplomasisinin ülkesine yönelik Fransa’nın tutumunu dikkatle izlediğini, Fransız yetkililerin demeçlerindeki sertlik dozunun dikkat çekici ve hayret verici şekilde arttığını” söyledi Ancak Sagedyan sözlerine, Fransa’nın ABD ve İsrail’le birlikte İran’a karşı sonucu önceden kestirilemeyen bir maceraya atılacağına ihtimal vermediğini ekledi Sagedyan, İran Diplomasi Kulislerinde Fransa’nın Dış siyasetindeki son eğilimleriyle ilgili çok sayıda soru işareti oluştuğunu, yine de Fransa’nın siyasi tehditlerinde daha ileri gideceğine inanmadığını söyledi

Birçok Fransız analistin İran Dosya’sına karşı tutumu Fransa’nın tutumunu ABD-İsrail tutumuyla bağdaştırma gayretini yansıtıyor Bilhassa Sarkozy’nin önceliklerinden olan “İsrail’in güvenliğinin” garanti altına alınmasıyla ilgi konularda Zaten Sarkozy İsrail’le olan dostluğunu hiçbir dönemde gizleme ihtiyacı duymuyor Fransa’ya başkan seçilmeden önce de bu böyledir

TABERİYE’NİN KIYISINDA
Nicolas Sarkozy’nin İsrail’e olan desteği konusunda bizzat, İsrail’le verdiği destekle tanınan Sosyalist milletvekili George Freche, Sarkozy’nin Fransa başkanı seçildiğinin hemen ertesinde Fransız medyasının es geçtiği sessiz bir bomba patlattı 24/6/2007 Fransa’nın güney batısında Yahudi Kültür Merkezi’nin düzenlediği törende Freche kalabalığa şöyle sesleniyordu: “Fransız halkının cumhuriyetin başına Yahudi kökenli bir başkan seçmesiyle gurur duyuyorum Freche biz Yahudiler için Yahudi kökenli olan Lion Blum başbakan oldu, Mendas Fruns başbakan oldu Ancak hiçbir zaman Yahudi bir Cumhurbaşkanımız olmadı Frenche sözlerini şöyle bitirdi:

Şimdi de işte size Yahudi bir Dışişleri Bakanı (Kouchner) Peki daha ne istiyorsunuz?

Fransa’nın şimdiki Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner Yahudi bir baba ve Protestan bir anneden doğdu Sınır tanımayan doktorlar örgütünün kurucuları arasında yer aldı Haziran 2007 tarihinde Başkan Nikolas Sarkozy tarafından göreve getirilmeden önce ayrıldığı Sosyalist Partinin önde gelen üyelerinden biriydi Fransa basının es geçtiği French’in bu konuşması-ki Fransa basını ülkenin laik yapısı gereğince kişilerin dini kökeniyle ilgili kişisel bilgiler vermekten gelen olarak her zaman kaçınmıştır-çok önemli bir ayrıntı daha içeriyor:

Nicolas Sarkozy ile Bernard Kouchner 1967 yılında İsrail’in bir çok Arap toprağını işgal etmesinden birkaç gün sonra Suriye-İsrail sınırındaki Golan tepelerine yakın Taberiye Gölü kıyısında tanışmışlardı İsrail bu tarihte birçok Arap toprağını, Batı Şeria’yı ve Gazze şeridini işgal etmişti Birçok İsrailli politikacıya göre bu “zafer” Allah’ın seçilmiş halkına verilmiş ilahi bir zaferdi”
Peki, Nicolas Sarkozy, tüm dünyanın Arap topraklarını işgal eden İsrail’i kınadığı bir dönemde Taberiye Gölü kıyısında ne yapıyordu? George French tabi bu soruya cevap vermedi

Bu noktada Nicolas Sarkozy kendisinden bahsederken “Katolik Hıristiyan” olduğunu özellikle vurgulamaya çalışıyor “Yahudi” kökenlerinden bahsetmiyor bile Yahudi olduğunu hayatının geç dönemlerinde keşfettiğini belirtmekle yetindi Ancak bu onun, birçok kaynağa göre İspanyol Yahudi’si kökeninden gelen Cecilia ile evlenmesine engel değildi

TONY BLAIR’İN MİRASI

Sarkozy’nin Yahudi olup olmadığına bakmadan şunu kesin bir şekilde söyleyebiliriz: Sarkozy siyasi olarak hiçbir zaman İsrail’in yakın dostu olduğunu gizleme gereği duymadı Etrafına da İsrail’in güvenliğini şiddetle savunmaktan çekinmeyen danışmanlarla donattı Parlamenter Pierre Lalush ve Alexander Adler gibi ABD’deki neo-conların çizgisi gibi bir çizgi tutturmak isteyen ve İsrail’in güvenliğini şiddetle savunanlar

Başta İsrail’in güvenliği olmak üzere anti-semitizmle savaş, Sarkozy’yi İsrail’i destekleyen ABD’deki Yahudi lobisine en yakın kişiliklerden biri haline getirdi 2004 Ağustos’unda ABD’deki Yahudi Lobisine yakın bir Yahudi Gazetesi son derece ilginç bir rapor yayınlayarak Fransa’da “Jewish American Zionism” yani “Amerikan Yahudi Siyonizmi” hareketinin yükselişte olduğunu söyledi Bu hareketin en büyük destekleyicileri arasında şimdiki başkan Nicolas Sarkozy’nin ismi de yer almaktaydı

Filistin Halkının haklarını savunan Fransız “Euro Palestine” örgütünün koordinatörü Olivia Zamur, Sarkozy seçildikten sonra Fransa’nın Filistin sorununa yönelik Dış Politikasının değiştiğini söylüyor Zamur, Sarkozy ve Dışişleri Bakanı Kouchner Tony Blair’in ABD’de nezdinde yerini almıştır, diyor

Fransız Stratejik araştırmalar enstitüsünde Fransız siyasi analist Berah Mikail wwwislamonlinenet’e verdiği demeçte şöyle diyor: Kişisel kimlik verilerini göz ardı edersek Her ne kadar Sarkozy Fransa’sının Dışişlerinin Chirac dönemindeki siyasetinden farklı olacağını gösteren bir çok işaret olmasına rağmen Nicolas Sarkozy’nin siyasetinde radikal değişiklikler olduğunu söylememiz için henüz çok erken

De Gaulle Fransa’sının siyasetinde oluşan değişiklikle ilgili ilk “tehlike çanını çalan” kişi Le Monde Diplomatic Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Alain Gresh’tir Fransa’nın Arapların sorunlarını savunan denge politikasıyla bağlarını kesmemesi gerektiğini söyledi

KOUCHNER KİMİN DIŞİŞLERİ BAKANI?

Fransız siyasi arenada Fransa’nın Dış siyasetindeki bu yeni değişikliğe eleştiriler gelmeye başladı İlk eleştiriler bizzat iktidar partisinden geldi Eski Fransa Dışişleri Bakanı ve 2003 yılında Irak işgaline karşı meşhur Fransız tezini seslendiren Dominique De Vellepin bu değişikliği Fransa’nın Dış Siyasetinde bir “sapma” olarak nitelendirdi

Öte yandan Ulusal Sağ Cephe, Dışişleri Bakanının siyasetini eleştirerek 11 Eylül 2007′de İsrail Dışişleri Bakanlığında ilginç bir olay olduFransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner’in İsrailli meslektaşı Tzipi Livni ile yaptığı basın toplantısında –cephenin dediğine göre-bir gazeteci Fransız Bakana, İsrail’in Suriye hava sahasını ihlal etmesiyle ilgili Fransa’nın tutumunun ne olduğu sorması üzerine İsrail Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner’in önüne küçük bir not koydu, Kouchner de bunu okudu: “Bu konuyla ilgili Fransa’nın bilgisi bulunmamaktadır“Cephe burada şu yorumu yapıyor: Bernard Kouchner kimin Dışişleri Bakanı? Başka bir deyişle: Bernard Kouchner İsrail’in Dışişleri Bakanı mı oldu?

Popularity: 4% [?]

Çinde etnik vahşet

Posted by ruindil Tarih Temmuz - 11 - 2009

Cinde vahşet

‘Katliamlar şiddetini artırdı’

Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde sular durulmuyor Dünya Uygur Kongresi Genel Başkan Yardımcısı Seyit Tümtürk Sincan’da Bir tiyatro salonunda 200 cesedin bulunduğunu bildirdi Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin başkenti Urumçi’de 200 kişilik bir grup protesto gösterisi düzenledi AFP’nin bildirdiğine göre, Hanların yaşadığı mahalleleri ayırmak için polisin kordon altına aldığı yerin yakınlarında toplanan Uygurlar Hanları protesto ettiTaşlı sopalı göstericilerden biri, dün gece 300 kadar Hanın güvenlik kordonunu geçerek evlere saldırdığını ve bir lokantaya zarar verdiğini, hatta 50 yaşındaki bir kişiyi dövdüğünü ve bu yüzden protesto gösterisi düzenlediklerini ileri sürdü *İŞTE VAHŞETİN FOTOĞRAFLARI! ‘ÇİNLİLER, UYGUR TÜRKLERİNİN EVLERİNİ BASIYOR’ Çin’in kuzeybatısındaki Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde başlayan ve Çin resmi rakamlarına göre 150 kişinin ölümüyle sonuçlanan olayların ardından dün akşam bölgede sokağa çıkma yasağı uygulanmıştı Sadece Uygur Türklerine yönelik uygulanan bu yasağı fırsat bilen Han Çinlilerinin Türklerin evlerine baskınlar yaparak katliamlara devam ettiği belirtildi *ÇATIŞMALARDAN KARELER İÇİN TIKLAYINIZ! Bağımsız Doğu Türkistanlılar Birliği Genel Başkanı Abdulmecit Avşar, bölgeden gelen son haberlerin çok kötü olduğunu söyledi Bölgede yaşayan halkın yurt dışındaki insanlara bir şekilde ulaşarak ‘Türklere yönelik Çin’in başlattığı katliamlar şiddetini artırdı’ bilgilerinin kendilerine ulaştığını belirtti Abdulmecit Avşar, dün gece sokağa çıkma yasağı olmasına rağmen Çinlilerin, Uygur Türklerinin evlerini basarak katliam gerçekleştirdiği bilgilerinin bizzat olayları yaşayan insanlar tarafından duyurulmaya çalışılarak yardım talepleri olduğunu ifade etti Birlik Başkanı Avşar, uydu telefonundan kendilerini arayan Uygurların, olayların tırmandığını, sokağa çıkma yasağının sadece Uygur Türklerine yönelik uygulandığını söylediklerini belirtti Avşar, “Dün gece Uygur Türklerinin evlerini basan binlerce Çinli, çoluk çocuk, kadın erkek demeden insanları darp etmiş ve onlarca insanın ölümüne sebebiyet vermiştir Önceki gün akşam saatlerinde Urumçi’de de Tumoris Otel basılarak orada da Uygurlar linç edilmiş” diye konuştu Bölgedeki halkla yaptıkları konuşmalarda ilginç bilgilere ulaştıklarını anlatan Avşar, Çinli yetkililerin, televizyonlarda sürekli Uygurların kendilerini savunmak için yaptıkları gösterileri, Uygur Türklerinin adeta Çinlilere saldırıyor şeklinde vermeye çalıştığını ve Çin halkını galeyana getirdiklerini söylediğini aktardı Avşar, “Yaşanan hadiselerden ve katliamdan, televizyonlarda yanlı yayınlar yapan, halkı kışkırtan Çinli yetkililer sorumludur Anlaşılan o ki, sokağa çıkma yasağı sadece göstermelik, daha doğrusu Uygurlara yönelik Amacın Çinli yetkililer tarafından etnik çatışma bahanesiyle, Doğu Türkistan’da soykırım yapmak olduğu o kadar açık ki” şeklinde sözlerini tamamladı ”POLİS 400 UYGURU ÖLDÜRDÜ” Dünya Uygur Kongresi lideri Rabia Kader, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki çatışmalarda 400 Uygurun polis tarafından öldürüldüğünü söyledi Wall Street Journal Asia’ya makale yazan Kader, pazar gecesi Urumçi’de polis ateşi ya da dayağı yüzünden 400 Uygurun öldüğünü savundu Doğu Türkistan’daki Uygur kaynaklarına dayandırdığı makalesinde Kader, olayların başta Kaşgar olmak üzere Sincan’ın başka bölgelerine doğru yayıldığını kaydetti Kader, Çinli yetkililerin Uygurları hedef alan güvenlik önlemlerini de kınadıÇinli yetkililer, olaylarda 156 kişinin öldüğünü, 1080 kişinin yaralandığını 1400′den fazla kişinin gözaltına alındığını açıklamıştı Kader, daha önceki açıklamasında, Çin yönetiminin Sincan Uygur Özerk Bölgesi’ndeki etnik çatışmalardan kendisinin sorumlu olduğu yönündeki suçlamalarını reddetmişti URUMÇİ BELEDİYESİ ŞİDDET OLAYLARININ BİLANÇOSUNU ÇIKARDI Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin Urumçi Belediyesi, 5 Temmuzda çıkan şiddet olayları ve yetkililerin duruma müdahalesiyle ilgili basın toplantısı düzenledi Urumçi Belediye Başkanı Jerla İsamudin, pazar günü başlayan olaylarda pazartesi akşamına kadar 156 kişinin hayatını kaybettiğini, 1080 kişinin yaralandığını söyledi Olaylarda 11′i polis aracı olmak üzere 60 taşıtın, 209 dükkanın ve iki binanın tahrip edildiğini belirten Belediye Başkanı, toplam 56 bin 850 metrekarelik bir alanın da ateşe verildiğini bildirdi Çin Komünist Partisi Urumçi Komitesi Sekreteri Li Cı da belediyenin olaydan sonra özel bir ekip oluşturduğunu, kentte hasar gören altyapı tesislerinin kısa zamanda yeniden hizmete sokulacağını ifade etti DIŞİŞLERİ SÖZCÜSÜ ÇİN GANG: “ÖNLEMLER YASAL” Bu arada Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Çin Gang, Urumçi’de patlak veren şiddet olaylarına karşı alınan önlemlerin yasal ve haklı olduğunu vurgulayarak, bu önlemlerin farklı etnik gruplara mensup halk tarafından da desteklendiğini açıkladı Çin Gang, Pekin’de düzenlenen olağan basın toplantısında, Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde yasaların uygulanmasıyla görevli makamların bazı şüphelileri gözaltına almasının, halkın can ve mal güvenliğini korumayı amaçladığını söyledi Sözcü, hiçbir ülke gibi Çin’in de bu tür sabotaj ve şiddet olaylarına izin veremeyeceğine, aksi takdirde ülkenin hukukla yönetilen bir ülke ve hükümetin sorumlu bir hükümet olamayacağına dikkati çekti ÇİN İSLAM DERNEĞİNDEN KINAMA Öte yandan Çin İslam Derneği Başkanı imam Cın Guangyuen, Urumçi’deki olaylara karışan suçluların eylemlerini şiddetle kınadı Cın, Çin Uluslararası Radyosuna verdiği demeçte, İslam dininin barışçı bir din olduğunu vurgulayarak, 5 Temmuz olaylarının düzenleyicileri ve katılımcılarının İslam dinini temsil edemeyeceğini ve eylemlerinin milli ve dini sorunlarla ilgisi olmadığını söyledi Cın ayrıca, resmi makamların sabotaj faaliyetleriyle mücadele etmek için aldığı etkili önlemleri “kararlılıkla” desteklediklerini kaydetti ÇKP SİNCAN SEKRETERİ: “ASAYİŞ KISA SÜRE İÇİNDE NORMALE DÖNECEK” Çin Komünist Partisi Sincan Uygur Özerk Bölgesi Komitesi Sekreteri Vang Lıçüen de CCTV’de (Çin Merkez Televizyonu) yayımlanan açıklamasında, 5 Temmuz’da Urumçi’de meydana gelen ciddi sabotaj ve şiddet olaylarından sonra durumun kontrol altına alındığını belirtti Vang, Han milliyetinden bazı vatandaşların sokağa dökülmesiyle ilgili olarak, her milliyetten vatandaşa etnik çatışma yaratmak yerine, evine dönerek, asayişin bir an önce sağlanmasına katkıda bulunma çağrısı yaptı AMERİKA’DAKİ UYGUR TÜRKLERİ’NDEN ONE MINUTE YAKARIŞI Çin’in Sincan bölgesinde yaşayan Uygur Türklerine yönelik tedhit eylemleri ABD’nin başkenti Washington’da protesto edildi Çin Büyükelçiliği önünde toplanan Uygurlar, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dan Gazze saldırıları nedeniyle Davos’ta İsrail’e gösterdiği tepkinin benzerini Çin’e de göstermesini istedi Sincan-Uygur bölgesindeki olaylar, Amerika’da yaşayan Uygurlar’ı sokağa döktü Çin Büyükelçiliği’ne yürüyen Uygurlar, attıkları slogan ve taşıdıkları dövizlerle Pekin yönetimini protesto etti “Terörist Çin”, “Özgürlük yoksa barış da yok”, diye slogan atan Uygurlar, Çin’in soykırım işlediğini iddia etti Ardından Çin Büyükelçiliği önünde toplanan Uygurlar, bir süre de burada protestolarını sürdürdü Amerikan Uygur Cemiyeti Başkanı Rabia Kadir, yaptığı açıklamada “Doğu Türkistan’da kardeşlerinin bilinçli ve planlı olarak öldürüldüğünü” belirtti Sürgünde yaşayan ve bir süre de Çin’de hapis yatan Kadir, Çin’in çıkan olayları kendisinin kışkırttığı yönündeki iddiasının gerçiği yansıtmadığını ifade etti Bir an önce akan kanın durdurulmasını isteyen Kadir, yaşananların korkunç boyutlarda olduğunu dile getirdi Amerika’da yaşayan Uygurlar, Başbakan Erdoğan’ın kendilerine sahip çıkmasını istedi Gazze saldırısı sonrası Erdoğan’ın tepkisine atıfta bulunan bir Uygur, “Türk Başbakanı’ndan şunu bekliyorum Filistinliler’e gösterdiği hassasiyeti kendi kardeşleri olan Doğu Türkistanlı kardeşlerimize de göstersin Biz de Türk’üz, biz de Müslüman’ız Sayın Başbakanımız Tayyip Erdoğan’dan Çin hükümetine bu 0konudaki itirazlarını bildirmesini istiyoruz” dedi “ÇİN’E DE ONE MINUTE DEYİN” Başka bir Uygur da yine Gazze olaylarını örnek göstererek şöyle konuştu: “Gazze’deki katliam sırasında Yahudiler, kardeşlerimizin kafalarını kesip ağaca asmamıştı Ama Çinliler kardeşlerimizin, küçük kızlarımızın kafalarını kesip ağaca astılar” dedi Aynı Uygur, hükümetten de ikinci bir Davos çıkışı talebini dile getirerek, “Hükümetten beklediğimiz, bize sahip çıksınlar En azından bir bildiri yayınlasınlar Kınasınlar Çin’i durdurmak için Türkiye’nin az da olsa kendisini göstermesini istiyoruz Pek bir şey beklemiyoruz Biliyoruz ki hükümetin başında çok büyük şeyler var Ama yine de hükümetten tepki bekliyoruz Anlayış içinde bekliyoruz hükümeti Bizim başbakanımız, bizim cumhurbaşkanımız olmadığı için Sayın başbakanımızı kendi başbakanımız, cayın Cumhurbaşkanımızı kendi cumhurbaşkanımız biliyoruz Hani Davos’ta ‘One minute’ demiştiniz, şimdi de “One Minute”ı Çinliler’e söyleyin” diye konuştu Gösteri olaysız sona erdi Yayın tarihi: 08 Temmuz 2009 – Çarşamba Web adresi: /Dunya/2009/07/08/katliamlar_siddetini_artirdi Tüm hakları saklıdır Copyright © 2003-2009, TURKUVAZ GAZETE DERGİ BASIM AŞ

Popularity: 4% [?]